Monthly Archives: September 2010

Yeni Bir Türkiye İçin Yeni Bir Anayasa

[Click here for the English version of this article.]

BARIN KAYAOĞLU

27 Eylül 2010

Geçen yazımda da belirttiğim gibi, eğer Türkiye özgürlükçü, adil ve müreffeh bir ülke olacaksa çoğunlukla ‘kozmetik’ diyebileceğimiz son Anayasa değişikliklerinden çok daha fazlasına ihtiyacı var.

Burada en önemli nokta, anayasalcılığın temel mantığı doğrultusunda yeni Anayasa’nın devleti değil vatandaşı odak noktası yapması ve vatandaşı devletin keyfi işlemlerinden korumasıdır.

İşte bu yüzden de yeni Türkiye’nin yeni Anayasası’nın şu temel öğeleri içermesi gerekir:

1) İfade özgürlüğü

Türkiye’de ifade özgürlüğü her zaman sıkıntılı bir nokta olmuştur. Yakın tarihimizin en büyük çelişkilerinden biri, iktidara ‘özgürlük ve demokrasi’ vaadiyle gelen Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi gibi partilerin bir süre sonra sözlerinden dönmeleri, basın ve muhalefet üzerinde ciddi bir baskı kurmaları olmuştur.

İfade özgürlüğü demokratik bir ülkede son derece önemli bir ihtiyaçtır zira ancak fikirlerin serbestçe dile getirildiği bir ülkede vatandaşlar ve yetkililer sorunların varlığından ve çözüm yollarından haberdar olabilirler. İşte tam da bu sebepten dolayı Türkiye’de ifade özgürlüğünün önündeki kısıtlamaların kaldırılması gerekmektedir. Irkçılık ve şiddet propagandası dışında Türkiye’de şahısların, partilerin ve sivil toplum örgütlerinin her türlü fikri beyan etme ve savunma hakları garanti altına alınmalıdır; bu da ifade özgürlüğünün şu andakinden çok daha kuvvetli bir şekilde Anayasa’ya girmesiyle mümkündür.

2) Diğer Temel Hak ve Özgürlükler Çerçevesinde Devlet-Vatandaş İlişkileri

Devlet-vatandaş ilişkilerinde devlet değil vatandaş başat olmalıdır. İfade özgürlüğüne paralel olarak, Türkiye’de bütün vatandaşların etnik, dini, dilsel ve kültürel hakları – hiçbir grubun adı zikredilmeksizin – teminat altına alınmalıdır. Çağdaş ve demokratik bir ülkede insanlar istedikleri dilde (bu dil ana dilleri olsun veya olmasın) radyo-televizyon yayını yapabilmeli, kitap-dergi basabilmelidirler. Bu devletin onlara verdiği bir lütuf değil, vatandaşların en tabii haklarındandır. Benzer şekilde, ibadethane kurmak için de yeter kıstas, belediyelerin imar planlarına ve mimari estetiğe uygunluk olmalıdır.

3) Laiklik

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve vatandaşların din ve vicdan hürriyetlerinin güvenliği çağdaş bir demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ koşullarındandır.

Ancak Türkiye’deki laiklik ilkesi Fransız tipi laïcitéden ziyade Amerikan tipi sekülerizme doğru çekilmelidir. Bu sistemde ne devlet dini kontrol eder (Diyanet İşleri ve camiler) ne de devlet bir dini görüşü vatandaşlarına dayatır (zorunlu din dersleri). Din ve devlet işleri arasında – Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ın deyimiyle – ‘ayrıştırma duvarları’ bulunmalıdır.

Bu prensibin yeni Anayasa’ya girmesiyle Türkiye’de yapılması gerekenlerden en öncelikli olanları şunlardır: Okullardan zorunlu din dersleri kaldırılmalı; imam-hatip liselerinin sayısı azaltılmalı ve hatta gerekirse kaldırılmalıdır (din adamı ihtiyacı üniversitelerin ilahiyat bölümlerinden karşılanabilir). Çoğunlukla yazın öğrenci çeken Kuran kurslarının faaliyetleri serbestleştirilmeli; üniversitede türban/başörtüsüyle eğitim görmek isteyen kadınların önlerindeki engeller kaldırılmalı; diğer eğitim kurumlarıyla aynı koşullarda olmak şartıyla Müslüman ve gayri-Müslim azınlıklar da din adamı yetiştirebilmelidir.

4) Devletin Ekonomide Belirleyici Unsur Olmaktan Alıkonulması

Türkiye’nin yaşadığı yoğun siyasi krizlerin (1950’lerin sonu, 1970’lerin sonu, 2000’lerin başı) büyük iktisadi buhranlara denk gelmesi tesadüf değildir. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Türkiye’yle benzer sosyo-ekonomik özelliklere sahip olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin (bu listeye yola Türkiye’den bile daha geride başlayan Tayvan, Güney Kore ve Malezya’yı da ekleyebiliriz) bugün Türkiye’den daha ileride olmalarının en temel sebebi ekonomiden anlamayan siyasetçilerin ekonomi üzerindeki etkilerinin sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ülkelerde devlet yatırımcı değil, girişimciye yol gösteren bir kılavuz görevi görmüştür.

Artık Türkiye’de de devletin iktisadi hayatta bir oyuncudan ziyade bir denetleyici ve yol gösterici olmasının zamanı gelmiştir.

Bu açıdan devletin bütün vatandaşlardan – girişimci, çiftçi, işçi, serbest meslek sahibi veya memur demeksizin – aşırı vergi alması ve bunları ‘yol, su, elektrik’ten ziyade ‘lojman, makam aracı, makam uçağı ve konuk evlerine’ harcamasının önüne geçilmelidir. Bundan sonra Türkiye’de devlet, ulusal kaynakların boşa harcandığı ve bütçenin devamlı açık verdiği bir dipsiz kuyu olmaktan çıkarak vatandaşa eğitim, sağlık, milli güvenlik, asayiş, adalet ve sosyal güvenlik alanlarında hizmet sağlamayla yetinmelidir.

Vatandaşların ekonomik haklarının ancak siyasi ve sosyal hakları gibi ciddiyetle korunduğu bir Türkiye demokratik, özgürlükçü, adil ve zengin olabilir. Bu yüzden yeni Anayasa’da devletin vatandaştan keyfi vergi almasının önüne geçecek bir maddeye özellikle ihtiyaç vardır. ‘Devlet, bir mali yıl içinde bir gelir, mal veya hizmetten sadece bir kalem vergi alabilir; bunun ötesinde alınacak vergiler savaş ya da doğal afet gibi ulusal acil durumlar halinde sadece bir defaya mahsus olarak toplanabilir’ gibi. (Özel Tüketim Vergisi’nin 1999 depremi sonrasında ‘sadece bir yıl’ için çıkarıldığını unutmayalım.)

5) Yasama ve Yürütmenin Birbirinden Ayrılması; Milletvekili Dokunulmazlığı; Cumhurbaşkanı’nın Görevi, Yetkileri ve Görev Süresi

Eğer ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesini ciddiye alıyorsak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin etkinliğinin arttırılması bir zorunluluktur. Bunun için de seçim dönemlerinde milletvekili adaylarının sadece bir kısmının parti genel merkezleri tarafından tayin edilmesini sağlayacak düzenlemeler gerekmektedir.

Adayların çoğunluğunun yerel teşkilatlar tarafından ön seçimle belirlenmesi milletvekillerinin parti genel başkanlarından ziyade seçmenlerine karşı sorumlu olmalarını sağlayacaktır. Bu da milletin vekillerini lider sultasından kurtararak Meclis’in asıl görevi olan yürütmeyi denetlemesine imkân verecektir.

Meclis’e çok önemli bir görev daha düşmektedir: devlet harcamalarını denetim altına almak. Bu bağlamda yürütmenin harcamalarını kontrol edecek ve Meclis bünyesinde Plan ve Bütçe Komisyonu’yla çalışacak bağımsız bir ‘devlet hesaplarını kontrol’ mekanizmasının yeni Anayasa’da yer alması gerekmektedir. Milletin parasının hesabını ancak onun seçtiği milletvekilleri sorabilir ve sormalıdır.

Bunun yanında, milletvekili dokunulmazlıklarının kürsü ve ifade dokunulmazlığıyla sınırlandırılması gerekmektedir. Aksi takdirde şu anda olduğu gibi bundan sonra da sadece seçim kaybetmiş milletvekillerinin ve parti liderlerinin suç dosyaları adalet karşısına çıkabilir. Bu durumun devamı ise milletin kendi adını taşıyan Meclis’e olan güvenini sarsmaya devam edecektir. Yeni Anayasa’da bu konuda önlemler alınmalıdır.

Son olarak da Cumhurbaşkanlığı: Her ne kadar Cumhurbaşkanı’nın halkoyuyla seçilmesine devam edilmesi akıllıca olacaksa da, Cumhurbaşkanı’nın görev süresinin altı yılla sınırlı tutulması gerekir. Daha da önemlisi, Cumhurbaşkanı’nın tek sefer bu göreve seçilmesi ülkenin en üst makamını ‘siyasi taviz’ suçlamalarından koruyacaktır.

Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın – bazıları alakasız – çok fazla görev ve yetkisi vardır. Örneğin, birçok ülkede üniversite rektörlerini ilgili üniversitelerin mütevelli heyetleri atarken Türkiye’de üniversite rektörlerini Cumhurbaşkanı atar. Yine Cumhurbaşkanı’nın başkomutanlık statüsü, Genelkurmay Başkanı’nı, valileri ve büyükelçileri ataması hükümetle bir sonraki sefer halkoyuyla seçilecek Cumhurbaşkanı arasında ciddi bir görüş ayrılığı yaratabilir. Yetki karmaşasına yol açacak bu hususların yeni Anayasa’da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

6) Yargı

Türkiye’de yargı erki üzerinde ciddi bir siyasi baskı mevcuttur. Aksi takdirde bu kadar çok hâkim, savcı ve avukat düzenli olarak kamuoyunun dikkatini bu probleme çekmezdi. Benzer şekilde, son Anayasa değişikliklerinde tartışmaların odak noktasında AKP hükümetinin yargı üzerinde tahakküm oluşturup oluşturmayacağı vardı. İlginçtir ki, referandum sürecinde çok az kişi Anayasa’nın siyasetin yargıya baskısına zaten müsaade ettiğinden ve bunun kökünden değişmesi gerektiğinden bahsetti.

Türkiye’de yargı tabi ki bağımsız olmalı ve yasama ve yürütmenin kararlarını denetlemelidir. Öte yandan, yargı erkinin diğer ikisiyle hiçbir ilişkisinin olmamasını savunmak gerçekdışı bir yaklaşımdır. Bütün çağdaş ve ilerici ülkelerde kuvvetler ayrılığı prensibi kadar kuvvetlerin dengesi ve kuvvetlerin birbirini kontrolü (‘checks and balances’) prensipleri anayasaların parçasıdır.

Bu kavramların yeni Anayasa’da somutlaşması şu şekilde olabilir: Başta Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yapılacak atamaların 1/3’ü yargı mensuplarının kendileri tarafından, 1/3’ü Cumhurbaşkanı tarafından, 1/3’ü de Meclis’in 2/3’ü gibi nitelikli ve uzlaşmaya dayalı bir çoğunluk tarafından seçilebilir. Bu tür bir düzenleme hem son zamanlarda sıkça dile getirilen ‘seçkinci yargı’ eleştirilerini ortadan kaldırır, hem de yargı mensuplarının kendi içlerinden nitelikli üyelerini üst düzeye taşımalarına olanak sağlar.

Bunun ötesinde, ve belki de yargıyla ilgili en önemli mesele, Türkiye’de vatandaşın yargıya olan güveninin sağlamlaştırılması için yargılamanın hızlı bir şekilde yapılmasına yönelik somut ve gerçekçi hükümlerin Anayasa’ya girmesi gerekmektedir. Bugünkü haliyle Türkiye’de en basit bir dava bile yıllar sürebilmektedir. Ancak geciken adalet, adalet değildir. Vatandaşların adalete olan inançlarının zayıfladığı yerde de şahıslar adaleti kendi elleriyle sağlamaya çalışırlar ve bunun sonucunun da ‘hukuk devleti’ olmadığı açıktır. Yeni Anayasa bu sıkıntıya mutlaka çözüm getirmelidir.

7) Asker-Sivil İlişkileri

Çok partili rejime geçtiğinden beri Türkiye’de demokrasinin belki de en problemli yönü, askerin sistem içindeki en kudretli oyunculardan biri olmasıdır. Bu kadar çok darbe yapabilen bir askeriyenin ‘demokrasinin ve laik Cumhuriyet’in bekçisi’ olduğu yönündeki yaygın inanışın ise gerçek anlamda demokratik ve birey hak ve özgürlüklerine değer veren bir Türkiye’de yeri yoktur. (Zaten 12 Eylül rejiminin okullara zorunlu din dersini getirmesi neyin ‘bekçiliğinin’ amaçlandığını da tartışmaya açmaktadır.)

12 Eylül 2010 referandumuna giden süreçte AKP’nin sıkça ortaya attığı ‘darbelere son’ sloganına rağmen Türkiye’de askerin demokratik yollarla seçilen hükümetin emrine girmesi yönünde hiçbir önlem almamış olması AKP’nin bu konudaki samimiyetine ve cesaretine gölge düşürmektedir.

Bu yönde alınması gereken birkaç yasal önlem vardır ki onların da aslında anayasal düzenlemeyle değil, basit birkaç kanun maddesiyle yapılması yeterlidir: Biri Genelkurmay Başkanı, Başbakan’ın değil, Milli Savunma Bakanı’nın emrinde görev yapmasıdır. Diğeri de her darbeye meşruiyet kazandırmak için kullanılan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35.inci maddesinin (‘Silahlı Kuvvetler’in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır’) değiştirilmesidir.

21. yüzyılın Türkiye’sinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vazifesi siyasetçilere dadılık etmek değil (zira bu seçmenin görevidir), sadece ve sadece ulusal güvenliği temin etmektir. Çünkü Türkiye’de bu çok kritik görevi yapabilecek başka bir kurum veya kuruluş yoktur.

Bütün problemlerine rağmen Türkiye bölgesinde nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ancak siyasi ve hukuki sistemi laik ve demokratik olan tek ülkedir. Bugün bu modelin önündeki ciddi tıkanıklıkların giderilmesi için kapsamlı bir Anayasa değişikliğine ihtiyaç vardır. Eğer siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri demokratikleşme ve Türkiye’yi ileri taşıma konusunda samimilerse yapılması gerekenler bellidir.

Barın Kayaoğlu, Amerika Birleşik Devletleri’nde Virginia Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

A New Constitution for New Turkey

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın.]

By BARIN KAYAOĞLU

September 27, 2010

As I mentioned in my previous post, if Turkey is to become a free, egalitarian, and prosperous country, it needs to do more than the cosmetic constitutional amendments passed on September 12.

The most important point with the new constitution should be – in line with the fundamental rationale of constitutionalism – to limit the power of the state and to protect citizens from the arbitrary policies of the state.

To that end, the new constitution for new Turkey should include the following

 1) Freedom of Expression

Freedom of expression has always been a troublesome matter in Turkey. One of the greatest paradoxes of Turkey’s recent history has been that parties such as the Democrat Party, Justice Party, Motherland Party, and Justice and Development Parties came to power with promises of ‘freedom and democracy’ but soon turned back on their word and put pressure on the press and the opposition.

Freedom of expression is a very important need for a democratic country because only when ideas are declared without hindrance can citizens and officials be aware of the country’s problems and find solutions. For this reason, the boundaries of freedom of expression must be expanded in Turkey. Except for racism and advocating violence, individuals’, political parties’, and NGOs’ right to express and defend their opinions must be guaranteed. And this can only be possible if freedom of expression makes into way into the constitution in a more forceful manner.

 2) Other Basic Rights and Liberties in the Realm of State-Citizen Relations

In the relations between the state and its citizens, the latter and not the former must come first. Similar to the point about freedom of expression – and without mentioning any group by name, all citizens’ ethnic, religious, linguistic, and cultural rights must be guaranteed. In a modern and democratic country, citizens must be able to broadcast and publish in whatever language they want – whether it’s their mother tongue or not. This is not a blessing bestowed upon them by the state but citizens’ most natural right. In a similar fashion, the criterion for building places of worship should be limited to being in tandem with municipal zoning plans and architectural aesthetics. 

3) Secularism

The separation of religion and the affairs of state, as well as citizens’ freedom of religion and conscience, is an essential component of a modern democracy.

Therefore, Turkey has to take its secularism away from French-style laïcité and bring it closer to American-style secularism. Under the latter system, not only does the government not control religious affairs (the state-funded Directorate of Religious Affairs funds mosques and appoints prayer leaders, known as ‘imam’), but it does not impose a religious viewpoint on its citizens (compulsory classes on religion in primary and secondary schools). In the words of the American founding father Thomas Jefferson, Turkey needs ‘a wall of separation’ between religion and the state.

With the strengthening of secularism in the new constitution, Turkey will have to do the following as well: Abolish mandatory classes on religion in primary and secondary schools; decrease (or even close down, if need be) the number of imam-hatip high schools for training prayer leaders (the need for clerics can be met from universities’ theology departments); ease restrictions on Kuran schools, which attract students mostly during the summer anyway; allow women to enter universities with their headscarves; and allow minority groups – Muslim and non-Muslim – to train their own clerics under the same guidelines as mainstream Sunni Muslims.

4) Ending the State’s Decisive Role in the Economy

It’s not a coincidence that Turkey suffered from intense political crises along with great economic crises in the late 1950s, the late 1970s, and around 2000-2002. When World War II ended, Turkey shared similar socio-economic characteristics with Portugal, Spain, and Greece. Today, its per capita income and human development index is behind those countries. (Sadly enough, Taiwan, South Korea, and Malaysia, which were behind Turkey in the 1950s, have also surpassed Turkey.) The simple reason why these countries are ahead of Turkey today is that politicians, who seldom know anything about the economy, had a limited influence on economic decision-making. In the said countries, rather than acting as the biggest investor, the state has guided private entrepreneurs.

The time has come for the Turkish state to discontinue its role as an economic player and assume the role of a monitor and guide.

In this respect, the Turkish state’s practice of overtaxing citizens – be they entrepreneurs, farmers, workers, professionals, or government employees – has to stop. For years, the state in Turkey has used its citizens’ precious tax liras to build new government housing or guest houses or purchase private jets and cars rather than providing better services. From now on, the state in Turkey has to stop acting like a black hole of fiscal deficit that sucks up money and seriously improve education, healthcare, public order, national security, the court system, and social security.

Only a Turkey where economic rights are taken as seriously as political and social rights can become democratic, free, just, and prosperous. For this reason, the new constitution specifically needs an article to prevent the state from imposing arbitrary fees and taxes on its citizens, something to the order of: ‘In a given fiscal year, the state can collect only one item of tax from any revenue, commodity, or service. Any additional taxes can only be imposed for once during a war or a national emergency, such as a natural disaster.’ (Let us remember that the ‘Special Consumption Tax’ was passed after the 1999 earthquake, ostensibly to last for ‘only one year.’)

5) Separation of the Legislative and Executive Branches of Government; Parliamentary Immunity; President’s Duties, Responsibilities, and Term of Office

If we are to take Atatürk’s maxim ‘sovereignty unconditionally belongs to the nation,’ then boosting the effectiveness of the Grand National Assembly of Turkey is a necessity. To that end, party central committee’s discretion in determining candidates for the general elections should be curtailed.

A system where parties’ local organizations nominate a majority of candidates through primaries would allow members of the Assembly to feel indebted to their constituents rather than their party leaders. And this would allow the representatives of the nation to break free from party leaders’ grasp and empower the legislative branch with its primary duty: to check the executive branch.

Another important duty is upon the Assembly: to control government expenditures. To that end, under the new constitution, a new commission, to work in tandem with the Assembly’s Planning and Budget Commission, must be formed ‘to control government accounts.’ The people’s money can be best protected by its representatives.

Deputies’ immunity from prosecution should be limited to the speeches they deliver. At moment, only deputies and party leaders who could not be re-elected have their cases sent to courts. Continuing this untenable practice means weakening the nation’s trust in its Assembly. The new constitution must include the relevant measures to tackle this problem.

Finally, the presidency: Even though it would be wise to continue electing the president of the republic through popular vote, the president’s term of office should be limited to six years (at the moment, the term of office is five years with a possibility for re-election). More important, to end the practice of re-election would protect the president from allegations of ‘political concession.’

Furthermore, as things stand, the Turkish president has too many duties and responsibilities, many of which are irrelevant. For example, while appointing university rectors are at the discretion of universities’ board of trustees in many countries, in Turkey, it is the president who must appoint university rectors. Also, the president’s status as commander-in-chief of the armed forces, his appointing of the Chief of General Staff, provincial governors, and ambassadors may pit the next president – who will be elected in a popular vote for the first time – against the popularly elected government. These matters, which may cause a jurisdictional dispute, have to be clarified by the new Constitution.

6) The Judiciary

Significant political pressure exists on the judiciary in Turkey. If that were not the case, so many judges, public prosecutors, and lawyers wouldn’t complain about the problem in public so frequently. Similarly, during the debates about the recent constitutional reforms, many people complained that the AKP government would eventually solidify its grip on the judiciary. Interestingly, few people honestly stated the fact that the constitution, in its present form, already enabled political pressure over the judiciary.

To be sure, the judiciary in Turkey must be independent and oversee the acts of the legislative and executive branches of government. But to argue for the judiciary to have nothing to do with the other two is unrealistic. All modern and progressive countries uphold the notion of ‘checks and balances’ as much as the separation of powers in their constitutions.

These ideas can be blended together in the new constitution as such: Especially with the Constitutional Court and the Supreme Board of Judges and Prosecutors, 1/3 of their members could be chosen by members of the judiciary; 1/3 could be appointed by the President; and 1/3 could be appointed by 2/3 of the members of the National Assembly (to ensure a broad consensus). Such an arrangement would allow both to the judiciary to elect the most qualified members from its ranks and also end criticisms directed at the judiciary for being ‘elitist.’

Finally, and perhaps the most important subject regarding the judiciary, in order to ensure citizens’ trust in the court system, measures to have the courts try cases in a timely manner must be adopted. As things stand, even the simplest case takes years to adjudicate. But late justice is no justice at all. And in a place where citizens do not trust the justice system and take matters into their hands is not a place where ‘the rule of law’ prevails. The new constitution must definitely do something about this issue.

7) Civilian-Military Relations

Since the beginning of multi-party politics, one of the most troublesome aspects of democracy in Turkey has been the military’s powerful status within the system. The existence of a military that has carried out so many coups and still claims to be ‘the guardian of democracy and the secular Republic’ has no place in a Turkey that values democracy and individual rights and liberties. (At any rate, it is debatable whether the coup of September 12, 1980 actually fulfilled that ‘guardianship,’ given the fact it gave Turkey ‘mandatory classes on religion’ in primary and secondary schools.)

In the run-up to the referendum of September 12, 2010, one AKP’s most frequent slogans was to ‘end coups.’ But it is open to dispute to what extent the current government in Turkey actually wants (or is brave and sincere enough to) place the military under the control of elected officials.

As a matter of fact, there are only a few simple measures that need to be taken to that end and they do not even require a constitutional amendment. One is to subordinate the Chief of General Staff to the Minister of National Defense – rather than the Prime Minister as it is the case today. Another measure would be to change the wording of Article 35 of the Internal Service Code of the Turkish Armed Forces (‘the duty of the Armed Forces is to protect and defend the Turkish homeland and the Republic of Turkey as defined in the constitution’), which has served as the legal pillar for past coups.

In 21st-century Turkey, the duty of the Turkish Armed Forces isn’t baby-sitting politicians (since that’s the people’s duty) but to protect national security. No other group or institution in Turkey could carry out that critical mission.

Despite its problems, Turkey is the only country in its region with a Muslim majority and a political and legal system that is both secular and democratic. Today, there is an urgent need for constitutional amendments to address the shortcomings of this model. If political parties and civil society groups are sincere about democracy and moving Turkey forward, the task before them is plain to see.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Share

Neden 12 Eylül’de ‘Hayır’ Diyeceğim?

[Click here for the English version of this article.]

BARIN KAYAOĞLU

11 Eylül 2010

Sorunun cevabı aslında çok basit: 2007’de demokrasiyi savunmak için kendisine oy verdiğim Adalet ve Kalkınma Partisi o günden beri demokrasi konusundaki samimiyetsiz tutumuyla beni ve benim gibi birçok insanı hayal kırıklığına uğratmıştır. 12 Eylül’de oylanacak değişikliklere ‘hayır’ dememin en önemli sebebi budur.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 22 Temmuz 2007 akşamı ‘bize oy vermeyen diğer yüzde 50’yi de temsil ediyoruz’ demiş, ancak verdiği sözü tutmamıştır. Sayın Erdoğan 3 yıldır o yüzde 50’yle ve Büyük Millet Meclisi’ndeki temsilcileriyle sık sık kavga etmiş, yapılan bütün eleştirilere bir diktatör gibi öfkeyle tepki göstermiş ve başlattığı polemiklerle Türkiye’yi sorumsuzca yeni gerginliklere itmiştir. Sayın Erdoğan’ın Kurtuluş Savaşı kahramanı ve Türkiye’de çok partili demokrasinin kurulmasında çok önemli bir rolü olan İsmet İnönü’ye ‘Hitler’ demesi bunlara iyi bir örnektir.

2007’de AKP’ye oy verenlerin çok ciddi bir kısmı da gerginlikten sıkılmış olacak ki geçen sene yapılan yerel seçimlerde partinin oyu yüzde 39’a kadar düşmüştür.

Gerçek şu ki, 12 Eylül’de oya sunulacak Anayasa değişiklikleri – iktidarın iddialarının aksine – Türkiye’de demokrasiyi ciddi anlamda ileri götürmemektedir. Buna dair en önemli emare de Başbakan’ın 2009 ilkbaharında önce ‘Kürt açılımı’ dediği daha sonra da ‘Milli Birlik ve Beraberlik Projesi’ olarak nitelendirdiği girişimle ilgili tek bir değişikliğin bile bu pakette yer almamasıdır. Türkiye’nin en önemli sorunlarından olan Kürt sorununun çözümüne yönelik bu boşluk dikkat çekicidir. Değişiklik paketinde parti kapatmaları sadece ırkçılık ve şiddet propagandasıyla sınırlandırmak; yine ırkçılık ve şiddet propagandası dışında ifade özgürlüğünü Anayasal güvence altına almak; hatta ‘vatandaşların etnik, dinsel, dilsel ve kültürel haklarına’ yapılacak basit atıf bile ‘Kürt açılımı’nı hayata geçirebilmek için bir adım olabilirdi. Ancak AKP bu adımı atmamayı tercih etti.

Yine hükümetin ve hükümete yakın grupların ‘evet’ kampanyası çerçevesinde yürüttükleri anti-demokratik propaganda AKP’nin amacının gerçekten demokrasi olmadığı yönündeki şüpheleri arttırmaktadır. TOBB ve TÜSİAD’ın değişiklikler konusunda pozisyon belirtmemesi üzerine Başbakan Erdoğan’ın ‘bitaraf olmayan bertaraf olur’ sözü Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyenler tarafından açık bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Bu kadar önemli bir dönemeçte demokratik bir tavır sergileyemeyen Başbakan Erdoğan’ın, yapılacak değişiklikler sonucunda yasama ve yargı karşısında daha da güçlenmesinden sonra kendisine yapılacak eleştirilere ne kadar tahammül edeceği de meçhuldür.

AKP’nin demokratikleşme konusundaki samimiyetine gölge düşüren en önemli işaretse 12 Eylül’deki referandumu 12 Eylül 1980 darbesiyle ve genel olarak da demokrasimiz üzerindeki askeri vesayetle bir hesaplaşmaya dönüştürmesidir.

Hukuki olarak – başta Kenan Evren olmak üzere – 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin zaman aşımından dolayı yargılanıp yargılanamayacakları belli değildir. Anayasa’da yapılan değişikliklere rağmen darbeciler büyük ihtimalle yargılanamayacaklardır. İşin ilginç tarafı, CHP ve MHP’nin darbecilerin yargılanmasında zaman aşımı engelini aşacak düzenleme tekliflerini AKP ciddiye almamış ve bu yönde herhangi bir önlemi değişiklik paketine koymamıştır.

Tarihi değiştiremeyiz ama bugün darbelere son vermenin en gerçekçi yollarından biri Türkiye’de askerin üzerinde sivil otoriteyi sağlamlaştırmaktır. Genelkurmay Başkanı’nın doğrudan Başbakan’a değil de Milli Savunma Bakanı’na bağlanması ve her darbeye meşruiyet kazandırmak için kullanılan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35.inci maddesinin (‘Silahlı Kuvvetler’in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır’) değiştirilmesi asker üzerinde seçilmişlerin otoritesini arttıracak önlemlerdir. Bu yönde yapılacak düzenlemelerin tamamı da Meclis’ten çıkarılacak sıradan kanunlarla sağlanabilir. Ancak 8 yıla yakın bir süredir Meclis’te çoğunluğa sahip olan AKP bu konuda hiç birşey yapmamıştır. Bu da AKP’nin darbelerle yüzleşme konusundaki samimiyetine gölge düşürmektedir.

Benim oyum ‘hayır.’ Ancak Pazar günü Türkiye’de yaşayan herkes sandıklardan ‘evet’ de çıksa ‘hayır’ da çıksa ülkenin kalkınması ve demokratikleşmesi için sonuca saygı göstermelidir. 13 Eylül sabahından başlayarak da hem partiler hem de sivil toplum örgütleri yeni bir Anayasa için çalışmaya başlamalıdır.

Türkiye bunu hak ediyor.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

Why Will I Vote ‘No’ on September 12?

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın.]

By BARIN KAYAOĞLU

September 11, 2010

Actually, the answer’s very simple: I voted for the Justice and Development Party (AKP in Turkish) in 2007 in order to defend democracy. But for the last three years, the AKP has taken a very insincere stance on democracy and has disappointed many people. That is the most important reason why I will cast a ‘no’ to the constitutional amendments on September 12.

After winning 46.5% of the vote in July 2007, Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan pledged to ‘also represent the 50% who did not vote for us.’ But Mr. Erdoğanhas failed to uphold that promise. For the last three years, he has frequently clashed with that 50% and their representatives in the Grand National Assembly; he has reacted to all criticisms like a furious dictator; and he has created tensions by starting new polemics in an irresponsible fashion.

Mr. Erdoğan’s ‘Hitler’ label for İsmet İnönü, a hero of Turkey’s War of Independence and, as leader of the single-party that ruled Turkey from 1923 until 1950, deserves much credit for Turkey’s transition to multi-party democracy, is a case in point.

Quite a few of AKP’s 2007 voters must have felt that disappointment because the party’s votes fell to 39% in last year’s local elections.

The truth is – and despite the AKP government’s claims to the contrary – the constitutional amendments to be voted on September 12 do not advance democracy in Turkey in any serious way.

In spring 2009, the Prime Minister called for a ‘Kurdish overture’ to address the problems of Turkey’s 10 to 15 million Kurdish citizens. Fearing a reprisal from his conservative base, Mr. Erdoğan re-labelled his initiative as ‘The Project for National Unity and Solidarity.’

It is remarkable that not a single amendment addresses the Kurdish question – one of Turkey’s most pressing problems. Limiting party closures to racism and advocacy of violence; or expanding the boundaries of free speech (also excluding racism and advocacy of violence); or even just mentioning ‘citizens’ ethnic, religious, linguistic, and cultural rights’ could have served as a bold step toward realizing the ‘Kurdish overture.’ But the AKP has chosen not to take that step.

The anti-democratic propaganda that the government and groups close to the government pursue againt those who don’t join their ‘yes’ campaign increases the suspicion that the AKP’s real intentions have nothing to do with democracy. Two weeks ago, Prime Minister Erdoğan warned TOBB and TÜSİAD (respectively, ‘The Union of Chambers and Commodity Exchanges’ and ‘The Turkish Industrialists’ and Businessmen’s Associaton’) that their refusal to endorse the amendment package was tentamount to ‘coup-mongering’ and that ‘those who do not pick sides shall vanquish.’ Those who genuinely want Turkey to democratize have interpreted Mr. Erdoğan’s words as an open threat.

It is unclear whether Prime Minister Eroğan, who can’t act in a democratic fashion at such an important juncture, could countenance any criticism once he gains the upper hand vis-a-vis the legislative and the judicial branches of the government through the referendum.

Another important matter casts a shadow on the AKP’s sincereness about democratization. The party is trying to portray the referendum of September 12 as a showdown with the military’s dominant role in Turkish politics in general and the military coup of September 12, 1980 in particular.

From a legal standpoint, it is not certain that the leaders of the September 12 coup – including General Kenan Evren, leader of that coup – can actually be tried. Despite the constitutional amendments, it is very unlikely that the coup-makers will be tried because of statute of limitations. It is interesting to note that the AKP ignored the two opposition parties – CHP and MHP (respectively, ‘Republican People’s Party’ and ‘Nationalist Action Party’) – when they suggested adding additional provisions to ensure that the coup-makers could be tried.

We cannot change history but there are ways of stopping future coups in Turkey. Strengthening civilian authority over the military is a realistic and obvious way of ensuring that. Subordinating the Chief of General Staff to the Ministry of National Defense – rather than the Prime Minister as it is the case today – is one way. Another measure would be to change the wording of Article 35 of the Internal Service Code of the Turkish Armed Forces (‘The duty of the Armed Forces is to protect and defend the Turkish homeland and the Republic of Turkey as defined in the constitution’), which has served as the legal pillar for past coups. These changes merely require the passage of a few laws from the Grand National Assembly. But the AKP, which has held a parliamentary majority for the past 8 years, has done nothing to that end and mocked those who called on them to deliver on their promises. And that begs the question whether the AKP is really sincere about addressing military coups.

My vote is ‘no.’ But everyone living in Turkey – regardless of whether a ‘yes’ or ‘no’ comes out of the polls – has to respect the outcome if the country is to develop and democratize. And, on the morning of September 13, political parties and civil society groups have to start working on a new constitution.

Turkey deserves that.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Share