Monthly Archives: January 2012

AKP ve Türk Usulü “Geleceğe Dönüş”

BARIN KAYAOĞLU

29 Ocak 2012

Gerçek olmasaydı komik olurdu

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, 2011-2012 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye’yi 10 basamak düşürerek 148. sıraya indirdi. Rapordaki “[12 Eylül] döneminden beri gazetecilerin bu şekilde tutuklanmasına rastlanmamıştı” ifadesi bana “Geleceğe Dönüş” film serisini hatırlattı.

“Geleceğe Dönüş” filmlerinde kahramanlar zaman makinasıyla geçmişe ve geleceğe yaptıkları yolculuklarda zamanın akışına istemeden müdahale eder ve bu müdahaleler yeni sorunlar doğururdu. Türkiye de eski sorunlarını eskimiş metodlarla çözmeye çalıştıkça “Geleceğe Dönüş”tekine benzer bir çelişkisiye düşüyor: geleceğe giderken geçmişe dönüyor; geçmişten ders çıkarmayarak eski hatalarını tekrar ediyor.

Şu bir gerçek: Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’nin son on yıldaki ekonomik başarılarının sorumlusu olduğu kadar 5 yıldır devam eden demokrasideki gerilemeden de sorumlu. Özellikle 2006 yılında çıkarılan geniş kapsamlı terörle mücadele kanunu yüzünden henüz basılmamış kitaplar için gazeteciler ve her yerde satılan kitapları okudukları için üniversite öğrencileri “terörist” ilan edilip tutuklanıyor. Yavaş işleyen yargı süreci de tutukluluk halini mahkumiyete çeviriyor.

Burada amacım AKP’yi suçlamak değil zira bunu yapmak çok kolay. Asıl önemli olan, AKP hükümetinin özellikle de Ortadoğu’da Türkiye’yi “model” olarak sunmaya çalıştığı şu ortamda neden bu kadar ceberrutlaştığı.

AKP’nin artan otoriterliğinin iki sebebi olabilir:

–          Türkiye’nin önündeki AB perspektifi belirsizleştikçe AKP’nin reformcu demokratik refleksleri zayıfladı.

–          “İtaat” geleneğinden gelen Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları aslında hiçbir zaman gerçek anlamda reformcu değillerdi.

Her iki açıklamada doğruluk payı olsa da tek başlarına bugünkü durumu izah edemiyorlar. Örneğin, problemin AB süreciyle ilgili olduğunu iddia edeceksek, 2005 yılında üyelik müzakereleri başlamadan önce de Avrupa’da birçok siyasi kesim Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmıştı. Yani Türkiye’nin üyelik ihtimali baştan beri zayıftı. Bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin AB’yle üyelik müzakerelerine başlamasını sağlayan reformları da AKP gerçekleştirdi. Bugün de Euro bölgesinin içinde bulunduğu krize rağmen AKP “AB’ye üye olma” niyetinin devam ettiğini ifade ediyor. Dolayısıyla AKP’nin artan otoriterliğinin sebeplerini sadece AB üyelik perspektifinin zayıflamasında aramak yanlış olur.

Bu açıdan ikinci ihtimal de çok geçerli değil. Zira eğer AKP reformcu olma iddiasında samimi olmasaydı AB üyeliği için bu kadar uğraşmazdı. Bundan öte, eğer “itaat kültürü” Erdoğan’ı ve AKP’yi açıklamak için yeterli olsaydı bugün AKP diye bir partiden bahsediyor olmazdık zira Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları 2001 yılında Fazilet Partisi’nin “gelenekçi” kanadına karşı çıkarak kendi yollarına devam edemezlerdi. Aynı şekilde, “itaat” kavramı İslamcıların bugün neden üç farklı partide (AK, HAS, Saadet) olduklarını tatmin edici bir şekilde açıklayamıyor ve bize resmin bütününü anlatmakta yetersiz kalıyor.

Bu da bizi “geleceğe geri dönüş”le başbaşa bırakıyor: Türkiye’de devletin ekonomik alandaki baskın rolünün devam etmesi ve ülkenin jeopolitik konumunun yeniden hassaslaşması hükümet-devlet kadroları ve basındaki destekçileri açısından otoriterliği tekrar cazip hale getiriyor. 1997’de Refah-Doğru Yol koalisyonunun düşmesine ön ayak olan 28 Şubat sürecine destek veren birçok basın kuruluşu bugün AKP’nin yanında. Sebepler de fazlasıyla benzeşiyor: 1990’larda katı bir laik çizgi sergileyen Sabah’ın 28 Şubat’a verdiği destekle  AKP’ye yakın olması arasında çok anlamlı bir bağ mevcut. Sabah bugün AKP’ye çok yakın bir holdinge bağlı ancak 1990’larda da İstanbul-İzmir eksenli bir şirketler grubuna ve dolayısıyla Ankara’daki katı laikçi odaklara bağlıydı.

Benzer şekilde, 28 Şubat’a kerhen destek veren ve Fethullah Gülen cemaatine yakınlığı sır olmayan Zaman gazetesiyle birlikte 28 Şubat esnasında Hürriyet’te köşe yazarı olarak Erbakan-Çiller hükümetine en sert eleştirileri getiren Fatih Altaylı’nın yönetimindeki Habertürk de bugün AKP yanlısı bir çizgi izliyor.

Bu yakınlığın belki de en önemli sonucu medya kuruluşu sahibi olan holdinglerin AKP’den çekindikleri için hükümeti ciddi bir şekilde eleştiremiyor olmaları. Hiçbir şirket, kendisine bağlı medya kuruluşunun yaptığı bir haber yüzünden ihale kaybetmek istemiyor. Bu yüzden de büyük medya organları ne “Ergenekon” davası çerçevesinde yapılan tutuklamaları ne de KCK davası çerçevesinde “PKK’nın siyasi kanadının çökertildiği” iddialarının üzerine gidemiyor.

Benzer şekilde, Ortadoğu’da belirsizliğin artması da Türkiye’nin “geleceğe dönüş”üne sebep oluyor. Arab Baharı’nın kışa dönmesi, bunun yanında İran’la ve Suriye’yle ilişkilerin bozulması, medyada ve kamuoyunda dış politika üzerine sağlıklı bir tartışma yapılmasını engelliyor. Benzer şekilde, PKK terörünün devam etmesi tıpkı 1990’larda olduğu gibi Kürt sorununun serinkanlı bir şekilde tartışılmasını imkansız kılıyor.

Tabi problem sadece oto-sansür değil. İşini kaybeden gazeteciler buna en iyi örnek. Geçen yaz Can Dündar’ın, Ruşen Çakır’ın, Banu Güven’in ve Nuray Mert’in NTV’den “ayrılmaları” ve Ocak ayı başında Ece Temelkuran’ın Habertürk’ten atılması, 28 Şubat sonrasında Genelkurmay’ın çok da sevmediği Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar gibi gazetecilere yaptığı muameleyi hatırlatıyor.

Türkiye yarım-yamalak değil ancak gerçek anlamda demokratik bir rejimle Ortadoğu ülkelerine “model” olabilir. Halihazırda zaten birçok bölge ülkesi Türkiye’yle birlikte Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin dibini paylaşıyor.

AKP, bölgeyi Türkiye’yle birlikte yükseltmek ve yüceltmek istiyorsa, kendi yakın geçmişinden ders çıkarmalı. 2002’den önce vatandaşı bıktırarak kendisini iktidara getiren uygulamaları tekrar devreye sokmak, AKP’yi 2002’de yenerek tarihin çöplüğüne gönderdiği partilerin yanına gömecektir.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

A U.S.-Iran War: Sure, Why Not?

By BARIN KAYAOĞLU

17 January 2012

The more things change, the more they stay the same.

U.S. and Israeli officials are claiming that Iranian leaders’ increasingly bellicose rhetoric is an indication that the sanctions are working. Some argue that Tehran is now feeling the effects of the sanctions. Soon, it will compromise on the nuclear issue.

Never mind that all the talk about Iran acquiring nuclear weapons and then using them against Israel and the West is almost identical to the justification for the Iraq War ten years ago.

And never mind that, just like Iraq, the sanctions against Iran were meant to prevent another war in the Middle East.

But who knows, maybe a war between the United States and Iran won’t be such a bad thing. Here’s why:

–          Crude oil prices will not skyrocket. The world economy will not collapse.

–          There won’t be any nonsense about “rallying around the flag” in Iran. Iranians won’t support their unpopular government just because their country’s being bombed.

–          In fact, it is very likely that the reformists in Iran will gain new ground because the government won’t be able to respond to domestic and international pressure at the same time.

–          The war might even help to start another revolution in Iran.

–          With regime change and their country looking more peaceful than ever (just like Iraq!), Iranians will be grateful to the United States and the international community so much so that they will award lucrative oil and natural gas contracts to American and European companies.

–          There won’t be new insurgent groups springing up in the Middle East and elsewhere in the Muslim world because Muslims won’t be angry over another Western war against a Muslim nation.

And if you agree with any of the above, you should read about the world a little more.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Eğer Türkler ve Kürtler Delirmedilerse, Kürt Sorununa Bakışlarını Değiştirmek Zorundalar

BARIN KAYAOĞLU

12 Ocak 2012

Albert Einstein’ın en güzel sözlerinden biri şudur: “Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yaptıktan sonra farklı sonuçlar beklemektir.”

Şırnak-Uludere’de 35 vatandaşımızın hava saldırısı sonucu öldürülmesinden sonra ortaya çıkan görüntüler toplumumuzun ve siyasi liderlerimizin gerçekten de delirmiş olabileceğini gösteriyor.

İlk olarak sosyal medya ve haber sitelerinde yapılan yorumlara bakalım: “O ölenlerin orada ne işi varmış?” “Neden kaçakçılık yapıyorlarmış?” “Kesin PKK’lıydılar.” Ve en korkuncu: “Askerimizi şehit ederken iyiydi ama…” Daha sonra ölenlerden birine ait olduğu iddia edilen ve PKK kamplarında çekilmiş resimler ortaya çıktı. (Yani, “ölenler kaçakçı değil PKK’lıydı – o yüzden de öldürülmeyi hak ediyorlardı.”)

Ölenlerin cenaze töreni de düşündürücü görüntülere sahne oldu. Tabutlara PKK bayrakları asıldı ve Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldı. BDP milletvekili Hafta başında Leyla Zana “PKK’nın silahlı mücadelesinin Kürtler’in tek garantisi” olduğu yönünde açıklama yaptı.

Artık hem Türklerin hem de Kürtlerin bir gerçeği anlamalarının zamanı geldi: İnsanın en temel hakkı yaşama hakkıdır. Yaşam olmadan ne dil, ne din, ne ekonomik, ne de sosyal hakların bir anlamı olur. Ne PKK militanlarının Türk askerini öldürmesi dağlarda mazot kaçıran çocuk yaşta gençlerin öldürülmesini haklı çıkarır, ne de Kürtlerin uğradıkları haksızlıklar şafak sayan çocuk yaşta askerlerin öldürülmesini.

Zaten iki tarafta da en çok garibanların canı yanıyor. Kaçakçılıktan 30 lira kazanmaya çalışırken ölen çocuk da 30 bin lirası olmadığı için askerden yırtamayan çocuk da kodamanların oyununda piyon olarak kullanılıyor.

Bu da bizi şu gerçekle başbaşa bırakıyor: Bir sorunu anlamamaya odaklanmış yapılanmaların o sorunu çözmelerini bekleyemeyiz. AKP ve BDP Kürt Sorunu’nu çözemezler. AKP “Kürt Açılımı” kavramını ortaya atalı üç yıl geçti. Ancak bu üç yılda PKK’yı mazeret göstererek Kürt Sorunu’nun çözümüne yönelik siyasi ve ekonomik adımları da hep geriye itti. BDP de PKK saldırılarının Kürtlerin dertlerine derman olmaktan ziyade acılarını daha da beter hale getirdiğini görmeyi – her zaman yaptığı gibi – reddetmeye devam ediyor.

Türkiye’de insanlar delirmedilerse, Kürt Sorunu’na bakışlarını değiştirmeleri gerekiyor. Kürtler, PKK saldırılarının Türk tarafında bıraktığı ağır travmayı anlamak zorundalar. Benzer şekilde, Türkler de haberlerde izledikleri “PKK militanları etkisiz hale getirildi” türü haberlerde tıpkı şehit olan askerler gibi orada da insanevlatlarının öldüklerini ve bu ölümlerin de Kürtlerde yarattığı travmayı anlamak zorundalar.

Yani “birbirini öldürerek beraber yaşamak” diye bir kavramın delilik olduğunu anlamak zorundalar.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.