Monthly Archives: July 2013

Patlayan Mısır, Ders Çıkarması Gereken Türkiye

BARIN KAYAOĞLU

8 Temmuz 2013

Bu yazının hedefi farklı yazarların günlerdir ifade ettiklerini tekrar önünüze koymak değil. Amaç, 3 Temmuz darbesinin güya “analizini” yapıp Türkiye’nin, Mısır’ın, ve genel olarak da Ortadoğu’nun yeni dinamiklerni idrak edemeyenlere başka bir bakış açısı sunmak.

İlk olarak Mısır’da Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin darbeyle indirilip yerine Yüksek Mahkeme Başkanı Adli Mansur’un getirilmesini memnuniyetle karşılayanlarla başlayalım. Artık Türkiye’de böyle şahıslar nitelik olarak da nicelik olarak da azınlıktalar. Şu ana kadar Facebook ve Twitter’da “Mısır’daki olaylar darbe değil, halk ayaklanmasıydı – zaten yeni cumhurbaşkanı da hemen göreve başladı” türü zırvalamalara çok nadiren şahit oldum. Geçtiğimiz ay Gezi Parkı protestolarına katılanların darbe istemediklerini açıkça ifade etmeleri de Türkiye’de artık “postal yalayıcıların” devrinin geçtiğine işaret ediyor.

Ancak buna rağmen, 3 Temmuz akşamı Mısır’daki kitlesel eylemlerin ortasında yapılan askeri darbe sanki Türkiye’de olmuş gibi gürültü yapıldı. Özellikle Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı sonrası gerçekleri saptırma konusunda sergilediği etkileyici performansı Mısır için de tekrar etti. Aynı görüşleri Başbakan’ın partisine mensup siyasetçiler ve medyadaki destekleyicileri de dile getirdiler.

Tabi bu ortamda sadece iki hafta önce “içişlerimize karışamazsınız” dedikleri Avrupa Birliği’nden Mısır’daki darbeyi önlemek için de yardım istedi AKP hükümeti. Siyasette körü körüne tutarlı olmaya çalışmak akılsızlıktır. Ancak bir gününüz diğerini tutmassa hiç kimse sizi ciddiye almaz.

İlk problemle bağlantılı olarak “yabancı odakları” suçlayanlara gelelim. Birçok kimse Mısır’daki olayların arkasında Amerika’nın veya diğer yabancıların “parmağını” aradı ve bu, Başbakan’ın Gezi Parkı olayları sonrası ortaya attığı “faiz lobisi” ve “dış güçler” söylemlerini hatırlattı. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın geçen hafta kabaca ancak fikirlerini de net bir biçimde gösteren “Yahudi diasporası” söylemi buna iyi bir örnek. (Atalay’ın sözleri Müslüman Kardeşler’in yeni başkan Mansur’un Musevi olduğu iddiasıyla ilginç bir şekilde örtüşüyor.)

Yalnız “yabancı odaklar” tezine inananlar çok önemli bir noktayı gözden kaçırıyorlar: 2011’de Amerika’nın Irak’tan çekilmesiyle ve Arap Baharı’yla birlikte ortaya yeni bir Ortadoğu tablosu çıktı. Bu tabloda artık ne bölgesel güçler ne de uluslararası aktörler duruma tam olarak hakim değiller. Amerika’nın, İran’ın nükleer programına askeri müdahalede bulunmaktan çekinmesi ve Suriye’deki iç savaşa karışmayı reddetmesi buna en iyi örnek. Artık Ortadoğu’da “patron” veya “model” yok. Bulunduğumuz noktada varolan tek gerçek, Ortadoğu halklarının talepleri ve bölge devletlerinin politikalarının etkileşimlerinin olaylara yön verdiği.

Aslında Mısır bu “halk-devlet etkileşimi” dinamiğini yıllardan beri yaşıyor. 1952 darbesi Kral Faruk’u devirerek Cemal Abdül Nasır’ın önünü açmıştı. Nasır önce demokrasi ve kalkınma vaad ettiyse de sonradan hızla gelişmek için demokrasi ve özgürlükleri askıya aldı. Ancak neticede ülkesine ne demokrasi ne de refah getirebildi. Nasır’ın 1970’te aniden ölmesi Enver Sedat’a, Sedat’ın 1982’de suikaste uğramasıysa Hüsnü Mübarek’e iktidar kapılarını açtı.

Mısır'ın demokrasi paradoksu.
Mısır’ın demokrasi paradoksu.

Bütün bu liderler güçlerini ordudan almaktaydılar. (2011 başında Mısır ordusunun halkla Mübarek arasında çekişmede tarafsız kalmasının sabık diktatörün düşmesindeki en kilit sebeplerden biri olduğunu unutmayalım.) Hem Sedat hem Mübarek (tıpkı Nasır gibi) önceleri siyasi ve iktisadi reform sözü verseler de Mısır halkının demokrasi ve refah umutları hep başka bahara kaldı. Bu ortamda, devrik Cumhurbaşkanı Mursi’nin de üyesi olduğu Müslüman Kardeşler örgütü popülaritesini Nasır’a, Sedat’a, ve Mübarek’e direnerek korudu.

Bu son noktadan hareketle karşımıza şu nahoş gerçek çıkıyor: 3 Temmuz darbesi sonrası Mısırlı dostlarımız ülkelerinin son 60 yıldır tecrübe ettiği – ve bizim de yakın zamana kadar Türkiye’de tecrübe ettiğimize benzer – “demokratik umutlar-otoriter liderler”den müteşekkil bir fasit daireyle hala boğuşuyorlar. Bu daireden kurtulsalar bile, bugün Mısır’dan gelen ölüm haberleri bu kırılmanın sonrasında ortaya çıkacak tablo konusunda bizi iyimser olmaktan alıkoyuyor.

Otoriter liderlerden kurtulmanın en iyi yolu onları yeni otoriter liderlerle değiştirmemek. Patlayan Mısır’dan Türkiye’nin çıkarması gereken en önemli ders belki de bu.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayı ve Yale Üniversitesi’nde Uluslararası Güvenlik Çalışmaları programında da misafir araştırmacıdır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Egypt’s Coup: In Order to Save Democracy, They Had to Destroy It

BARIN KAYAOĞLU

5 July 2013

The title sums up Egypt’s predicament. The country’s young democracy, like its counterparts elsewhere, had gotten off to a rocky start. A new constitution, formed by a Salafi- and Muslim Brotherhood-dominated assembly, alienated the country’s women, Christian minorities, and progressive youth. President Mohammad Morsi, who had been elected with barely 51 percent of the votes in last year’s elections, took his rule as a mandate to do whatever he wanted. Mr. Morsi turned to authoritarian methods to push his religious agenda. Economic conditions deteriorated, mass protests broke out.

Last Monday, 1 July, Commander-in-Chief of the Egyptian Armed Forces, General Abdul Fatah al-Sisi, issued a statement warning the opposition and President Morsi to resolve their differences. When the political actors failed, General Sisi moved his forces, removed Mr. Morsi from office, and installed Adly Mansour, Chief Justice of the Supreme Court, as interim president.

The coup reflected the textbook logic of any military takeover in an unstable democracy: in order to save democracy, the Egyptian military had to destroy it.

What happens now? Unfortunately, neither Egypt’s own history nor examples from other Middle Eastern countries are reassuring. Egypt had experienced a coup in 1952. The coup’s strongman, Colonel Gamal Abdel Nasser, promised to lead the country to development and democracy. Soon, however, Nasser decided that he could not bring both wealth and democracy to his land so he forsake the latter to achieve the former (with immense popular support, it must be said). Anwar Sadat, who succeeded Nasser in 1970, was much less committed to Nasser’s socialism. Nevertheless, he held on to Nasser-like authoritarianism. Mobarak, a very different man than both Nasser and Sadat, also ran his country in an autocratic fashion.

The act of voting hasn't turned Egypt's dreams of democracy into a reality.
The act of voting hasn’t turned Egypt’s dreams of democracy into a reality.

Other Middle Eastern countries shared a similar fate. Turkey had four coups in the second half of the twentieth century (and almost had another one in 2007-8). Last month’s mass protests revealed how Turkish democracy is still an incomplete project. The 1970 coup in Syria brought the Assad dynasty to power. Iraq’s multiple coups from 1958 through the late 1960s enabled the rise of Saddam Hussein.

The greatest problem with coups is that they weaken the institutions – especially a free media and parliament – that could balance acrimonies among different segments of society. Egypt is already witnessing this dangerous dynamic. Conspiracy theories are afoot: the Muslim Brotherhood claims that the interim president, Adly Mansour, is secretly Jewish while Mr. Morsi’s supporters are digging in for a long fight.

Now, Egypt’s military faces an enormous task: it has to draft a constitution and build the political institutions that would balance the demands and expectations of all Egyptians – be they Muslim, Christian, secular, male, female, traditional, or Western-oriented. Otherwise, in a few years it could easily find itself in a position where it would have to save democracy by destroying it again.

Barın Kayaoğlu, a Smith Richardson Foundation fellow in International Security Studies at Yale University, is finishing his Ph.D. in history at the University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu), and Facebook (BarınKayaoğlu.com).