Category Archives: Egypt

Patlayan Mısır, Ders Çıkarması Gereken Türkiye

BARIN KAYAOĞLU

8 Temmuz 2013

Bu yazının hedefi farklı yazarların günlerdir ifade ettiklerini tekrar önünüze koymak değil. Amaç, 3 Temmuz darbesinin güya “analizini” yapıp Türkiye’nin, Mısır’ın, ve genel olarak da Ortadoğu’nun yeni dinamiklerni idrak edemeyenlere başka bir bakış açısı sunmak.

İlk olarak Mısır’da Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin darbeyle indirilip yerine Yüksek Mahkeme Başkanı Adli Mansur’un getirilmesini memnuniyetle karşılayanlarla başlayalım. Artık Türkiye’de böyle şahıslar nitelik olarak da nicelik olarak da azınlıktalar. Şu ana kadar Facebook ve Twitter’da “Mısır’daki olaylar darbe değil, halk ayaklanmasıydı – zaten yeni cumhurbaşkanı da hemen göreve başladı” türü zırvalamalara çok nadiren şahit oldum. Geçtiğimiz ay Gezi Parkı protestolarına katılanların darbe istemediklerini açıkça ifade etmeleri de Türkiye’de artık “postal yalayıcıların” devrinin geçtiğine işaret ediyor.

Ancak buna rağmen, 3 Temmuz akşamı Mısır’daki kitlesel eylemlerin ortasında yapılan askeri darbe sanki Türkiye’de olmuş gibi gürültü yapıldı. Özellikle Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı sonrası gerçekleri saptırma konusunda sergilediği etkileyici performansı Mısır için de tekrar etti. Aynı görüşleri Başbakan’ın partisine mensup siyasetçiler ve medyadaki destekleyicileri de dile getirdiler.

Tabi bu ortamda sadece iki hafta önce “içişlerimize karışamazsınız” dedikleri Avrupa Birliği’nden Mısır’daki darbeyi önlemek için de yardım istedi AKP hükümeti. Siyasette körü körüne tutarlı olmaya çalışmak akılsızlıktır. Ancak bir gününüz diğerini tutmassa hiç kimse sizi ciddiye almaz.

İlk problemle bağlantılı olarak “yabancı odakları” suçlayanlara gelelim. Birçok kimse Mısır’daki olayların arkasında Amerika’nın veya diğer yabancıların “parmağını” aradı ve bu, Başbakan’ın Gezi Parkı olayları sonrası ortaya attığı “faiz lobisi” ve “dış güçler” söylemlerini hatırlattı. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın geçen hafta kabaca ancak fikirlerini de net bir biçimde gösteren “Yahudi diasporası” söylemi buna iyi bir örnek. (Atalay’ın sözleri Müslüman Kardeşler’in yeni başkan Mansur’un Musevi olduğu iddiasıyla ilginç bir şekilde örtüşüyor.)

Yalnız “yabancı odaklar” tezine inananlar çok önemli bir noktayı gözden kaçırıyorlar: 2011’de Amerika’nın Irak’tan çekilmesiyle ve Arap Baharı’yla birlikte ortaya yeni bir Ortadoğu tablosu çıktı. Bu tabloda artık ne bölgesel güçler ne de uluslararası aktörler duruma tam olarak hakim değiller. Amerika’nın, İran’ın nükleer programına askeri müdahalede bulunmaktan çekinmesi ve Suriye’deki iç savaşa karışmayı reddetmesi buna en iyi örnek. Artık Ortadoğu’da “patron” veya “model” yok. Bulunduğumuz noktada varolan tek gerçek, Ortadoğu halklarının talepleri ve bölge devletlerinin politikalarının etkileşimlerinin olaylara yön verdiği.

Aslında Mısır bu “halk-devlet etkileşimi” dinamiğini yıllardan beri yaşıyor. 1952 darbesi Kral Faruk’u devirerek Cemal Abdül Nasır’ın önünü açmıştı. Nasır önce demokrasi ve kalkınma vaad ettiyse de sonradan hızla gelişmek için demokrasi ve özgürlükleri askıya aldı. Ancak neticede ülkesine ne demokrasi ne de refah getirebildi. Nasır’ın 1970’te aniden ölmesi Enver Sedat’a, Sedat’ın 1982’de suikaste uğramasıysa Hüsnü Mübarek’e iktidar kapılarını açtı.

Mısır'ın demokrasi paradoksu.
Mısır’ın demokrasi paradoksu.

Bütün bu liderler güçlerini ordudan almaktaydılar. (2011 başında Mısır ordusunun halkla Mübarek arasında çekişmede tarafsız kalmasının sabık diktatörün düşmesindeki en kilit sebeplerden biri olduğunu unutmayalım.) Hem Sedat hem Mübarek (tıpkı Nasır gibi) önceleri siyasi ve iktisadi reform sözü verseler de Mısır halkının demokrasi ve refah umutları hep başka bahara kaldı. Bu ortamda, devrik Cumhurbaşkanı Mursi’nin de üyesi olduğu Müslüman Kardeşler örgütü popülaritesini Nasır’a, Sedat’a, ve Mübarek’e direnerek korudu.

Bu son noktadan hareketle karşımıza şu nahoş gerçek çıkıyor: 3 Temmuz darbesi sonrası Mısırlı dostlarımız ülkelerinin son 60 yıldır tecrübe ettiği – ve bizim de yakın zamana kadar Türkiye’de tecrübe ettiğimize benzer – “demokratik umutlar-otoriter liderler”den müteşekkil bir fasit daireyle hala boğuşuyorlar. Bu daireden kurtulsalar bile, bugün Mısır’dan gelen ölüm haberleri bu kırılmanın sonrasında ortaya çıkacak tablo konusunda bizi iyimser olmaktan alıkoyuyor.

Otoriter liderlerden kurtulmanın en iyi yolu onları yeni otoriter liderlerle değiştirmemek. Patlayan Mısır’dan Türkiye’nin çıkarması gereken en önemli ders belki de bu.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayı ve Yale Üniversitesi’nde Uluslararası Güvenlik Çalışmaları programında da misafir araştırmacıdır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Print Friendly

Egypt’s Coup: In Order to Save Democracy, They Had to Destroy It

BARIN KAYAOĞLU

5 July 2013

The title sums up Egypt’s predicament. The country’s young democracy, like its counterparts elsewhere, had gotten off to a rocky start. A new constitution, formed by a Salafi- and Muslim Brotherhood-dominated assembly, alienated the country’s women, Christian minorities, and progressive youth. President Mohammad Morsi, who had been elected with barely 51 percent of the votes in last year’s elections, took his rule as a mandate to do whatever he wanted. Mr. Morsi turned to authoritarian methods to push his religious agenda. Economic conditions deteriorated, mass protests broke out.

Last Monday, 1 July, Commander-in-Chief of the Egyptian Armed Forces, General Abdul Fatah al-Sisi, issued a statement warning the opposition and President Morsi to resolve their differences. When the political actors failed, General Sisi moved his forces, removed Mr. Morsi from office, and installed Adly Mansour, Chief Justice of the Supreme Court, as interim president.

The coup reflected the textbook logic of any military takeover in an unstable democracy: in order to save democracy, the Egyptian military had to destroy it.

What happens now? Unfortunately, neither Egypt’s own history nor examples from other Middle Eastern countries are reassuring. Egypt had experienced a coup in 1952. The coup’s strongman, Colonel Gamal Abdel Nasser, promised to lead the country to development and democracy. Soon, however, Nasser decided that he could not bring both wealth and democracy to his land so he forsake the latter to achieve the former (with immense popular support, it must be said). Anwar Sadat, who succeeded Nasser in 1970, was much less committed to Nasser’s socialism. Nevertheless, he held on to Nasser-like authoritarianism. Mobarak, a very different man than both Nasser and Sadat, also ran his country in an autocratic fashion.

The act of voting hasn't turned Egypt's dreams of democracy into a reality.
The act of voting hasn’t turned Egypt’s dreams of democracy into a reality.

Other Middle Eastern countries shared a similar fate. Turkey had four coups in the second half of the twentieth century (and almost had another one in 2007-8). Last month’s mass protests revealed how Turkish democracy is still an incomplete project. The 1970 coup in Syria brought the Assad dynasty to power. Iraq’s multiple coups from 1958 through the late 1960s enabled the rise of Saddam Hussein.

The greatest problem with coups is that they weaken the institutions – especially a free media and parliament – that could balance acrimonies among different segments of society. Egypt is already witnessing this dangerous dynamic. Conspiracy theories are afoot: the Muslim Brotherhood claims that the interim president, Adly Mansour, is secretly Jewish while Mr. Morsi’s supporters are digging in for a long fight.

Now, Egypt’s military faces an enormous task: it has to draft a constitution and build the political institutions that would balance the demands and expectations of all Egyptians – be they Muslim, Christian, secular, male, female, traditional, or Western-oriented. Otherwise, in a few years it could easily find itself in a position where it would have to save democracy by destroying it again.

Barın Kayaoğlu, a Smith Richardson Foundation fellow in International Security Studies at Yale University, is finishing his Ph.D. in history at the University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu), and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Print Friendly

Türkiye Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya Model Olabilir mi?

BARIN KAYAOĞLU

26 Şubat 2011

[Click here for the English version of this article.]

Önce Tunus ve Mısır tutuştu, şimdi de Libya, Yemen, Bahreyn ve arada ne varsa.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devrimler yayıldıkça Türkiye’deki siyasetçiler ve medya mensupları Türkiye’nin bölgedeki bu hareketlere önderlik etmesi konusunda hemfikirler. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Osmanlı İmparatorluğu nostaljisini zaten biliyoruz. Şimdi de CHP Genel Başkanı Kenal Kılıçdaroğlu bölgenin bir “Mustafa Kemal”e ihtiyacı olduğu savını ortaya attı.

Ancak hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu ülkelerinin iyimserlikten ve nostaljiden çok daha fazlasına ihtiyacı var.

Türkiye’deki siyasi liderler ve Osmanlı meraklıları unutmamalıdır ki Osmanlı’nın çöküş süreci çok acılı geçti ve yöredeki insanların bazıları bunu henüz unutmadı. Sırbistan’daki Kelle Kulesi’nden Balkan Müslümanlarının Anadolu’ya zorunlu göçüne ve 1915’teki Ermeni tehcirine kadar Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) geride çok trajik anılar bıraktı. Ve işin özü, bu trajediler Osmanlı Devleti’nin temsili siyasi kurumları ve serbest pazar ekonomisini tesis edemeyerek etnik ayrımcılığı durduramamasından kaynaklanmıştı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi Balkanlar’da ve Ortadoğu-Kuzey Afrika bölgelerinde ciddi bir siyasi boşluk yarattı. Bu ortamda ne Avrupa sömürgeciliği ne de 1918’den sonra dayatılan ulusal sınırlar bölgede demokratik, barışçıl ve müreffeh ülkeler yaratamadı. Tam tersine, bugüne kadar Arab-İsrail anlaşmazlığı, 1990’larda eski Yugoslavya’daki savaşlar ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki diktatörlükler duruma hakim oldu.

Neyse ki, şu günlerde Avrupa Birliği, Balkanlar’ı ileri taşımaya başladı (tabi Bosna-Hersek’i saymassak). Dolayısıyla, buradaki sorun Türkiye’nin de Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı ileri taşıyıp taşıyamayacağıdır.

Aslında cevap hem evet hem de hayır. Zira Türkiye’nin – özellikle demokrasi ve iktisadi kalkınma anlamında – üzerinde çalışması gereken çok şey var. Başbakan’ı eleştirdiği için bir medya grubuna rekor düzeyde vergi cezası kesen; ebeveynlerin değil Başbakan’ın kaç çocuk yapılacağına karar verdiği; yine serbest pazarın değil Başbakan’ın kimin petrokimya tesisi kuracağına karar verdiği; ve derin sosyoekonomik adaletsizliklerin hala var olduğu bir ülkeyi diğer Ortadoğu ülkelerine örnek olarak göstermek çok zor olur – zira bu ülkeler zaten bu tür problemlerden muzdarip. Tunusluların, Mısırlıların, Cezayirlilerin, Libyalıların, Yemenlilerin, Ürdünlülerin, İranlıların ve Bahreynlilerin yaşamlarını nasıl süreceklerini söyleyen ve onları fakirleştiren siyasi-ekonomik sistemlere ihtiyaçları yok. Zaten buna sahipler.

Tabi bu Türkiye’nin önerecek faydalı hiçbir şeyi yok anlamına gelmez. Tam tersine: Bütün eksikliklerine rağmen, Türkiye’nin makul ölçüdeki demokratik ve laik sistemi gösteriyor ki nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede İslam ne demokrasiye ne de iyi yönetime mani değil. 11 Eylül sonrası dönemde bu gerçek, diğer Müslüman ülkelerdeki siyasi hareketlere ilham vereceği gibi Müslüman olmayan ülkelerde Müslümanlara karşı olan önyargıları da zayıflatabilir. Bundan öte, Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırmak beyhude bir fikir olsa da Türkiye’nin şu anda gerçekleştirmeye çalıştığı Balkanlar’dan başlayıp Ortadoğu’yu, Kuzey Afrika’yı, Kafkaslar’ı ve hatta Orta Asya’yı içine alan bir serbest ticaret ve işbirliği alanı oluşturma stratejisi dünyanın bu yöresindeki birçok gerginliği tamamen ortadan kaldırmasa bile hafifletebilir.

Ancak eğer Türkiye gerçekten bu tür bir projeye liderlik etmek istiyorsa önce kendisini ilham alınabilir bir hale sokmalıdır. Siyasi olarak, Türkiye’nin vatandaşı devletten koruyan ve gerçekten demokratik bir düzen oturtan yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır. Başka bir deyişle, bundan sonra şiddet içermediği müddetçe ifade özgürlüğü sekteye vurulmayacak; 1915’teki Ermeni tehcirlerinden dolayı fikir beyan edenlere baskı uygulanmayacak; başörtülü kadınların eğitim hakkı ellerinden alınmayacak; askerler ve gazeteciler hukuki dayanaktan yoksun olarak keyfi bir şekilde tutuklanamayacak; ve belediye başkanları sırf şiir okudukları için hapse giremeyecek.

İktisadi olarak, Türkiye’de devlet, benzinden, gıdadan, ve hizmetlerden aldığı, fakir ve orta kesimi cezalandıran yüksek vergileri azaltarak vergi yükünü zengin kesimlere kaydırmalıdır. Bunun yanında, yolsuzluğun önüne geçecek ve potansiyel yatırımcıları cezbedecek yasal önlemler alınmalıdır. En önemlisi de iyi eğitimli ve sağlıklı bir işgücü için Türkiye’de devletin maddi imkanı kısıtlı olan vatandaşlara sağlık hizmetlerini ve eğitimi gerçekten parasız olarak (yani “katkı payı” almadan) sunması gerekmektedir. Başka bir deyişle, artık devlet serbest piyasaya emretmek yerine sadece işleyişini gözetecek; ticari hayatta başarının anahtarı siyasetçilere yakınlık değil akılcı yönetimden geçecek; ve Türkiye Birleşmiş Milletler’in İnsani Kalkınma Endeksi’ndeki sırasını iyileştirecektir (Türkiye şu anda 169 ülke arasında – ve “model” olmak istediği birçok ülkenin ardından – 83.üncü sırada).

Türkiye ciddi bir reform süreciyle etkin dış politikasını çok daha başarılı bir şekilde destekleyebilir. Türkiye’de insanların yaşam standartlarını yükseltmek diğer ülkelerdeki insanlara ve onların liderlerine güzel sözler söylemekten çok daha önemlidir. Eğer AKP hükümeti ve muhalefet, Türkiye’nin Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya “model” olabileceğine gerçekten inanıyorlarsa önce kendi ülkelerine çekidüzen vermeleri gerekiyor.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Print Friendly

Can Turkey Serve as a Model for the Middle East and North Africa?

By BARIN KAYAOĞLU

February 24, 2011

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın.]

First it was Tunisia and Egypt. Now it’s Libya, Yemen, Bahrain, and everything in between.

As popular revolutions spread across the Middle East and North Africa, politicians and media people in Turkey seem to have reached a consensus that Turkey should lead the region. While Foreign Minister Ahmet Davutoğlu’s nostalgia for the Ottoman Empire is well-known, the opposition leader Kemal Kılıçdaroğlu expressed the region’s need for a “Mustafa Kemal.”

But both Turkey and other Middle Eastern countries need more than optimism and nostalgia.

Political leaders and Ottoman enthusiasts in Turkey should bear in mind that the Ottoman system had worked well until the moment it didn’t. From the Skull Tower in Serbia to the forced immigrations of Balkan Muslims into Anatolia and the forced deportation of Armenians in 1915, the collapse of Pax Ottomana (Ottoman peace) left many people in the region with tragic memories. Overall, those tragedies came about because the Ottoman Empire had failed to build representative political institutions and a free market economy to counter ethnic separatism.

The Ottoman Empire’s collapse at the end of World War I left a deep political vacuum in the Balkans and the Middle East-North Africa. And neither European colonialism nor the imposition of national boundaries after 1918 managed to create democratic, peaceful, and prosperous countries in those regions. On the contrary, the Arab-Israeli conflict, the wars in former Yugoslavia, and dictatorships in the Middle East and North Africa dominated the scene until now.

Fortunately, the European Union has managed to move the Balkans forward (with the exception of Bosnia-Herzegovina, which is another story). So it’s a question of whether Turkey can help to move the Middle East and North Africa forward.

The answer is both yes and no. For one thing, Turkey has many things to improve –especially its democracy and economy. A country where a media group suffers exorbitant tax fines after criticizing the prime minister, where the prime minister and not couples decide how many children they’re going to have, where the prime minister and not the free market knows who’s going to build a new petrochemical complex, and where deep socioeconomic injustices still prevail, will have serious trouble appealing to other Middle Eastern countries for the simple reason that those countries already have all that. Tunisians, Egyptians, Algerians, Libyans, Yemenis, Jordanians, Iranians, and Bahrainis do not need a political-economic system where their leaders tell them how to lead their lives and keep them poor. They already have that.

But that’s not to say that Turkey doesn’t have anything to offer. Quite the contrary: Despite its shortcomings, Turkey’s ability to maintain a reasonably democratic and secular system in a Muslim-majority country shows that Islam does not preclude democratic or good governance. In the post-September 11 world, that fact can inspire burgeoning political movements in other Muslim countries and weaken non-Muslims’ prejudices against the Muslim world. Moreover, although reviving the Ottoman Empire is a potentially hurtful idea, Ankara’s grand strategy to create a free trade and cooperation zone covering the Balkans, the Middle East, North Africa, the Caucasus, and even Central Asia can ease – if not completely end – a lot of tensions in this part of the world.

But if Turkey wants to lead that project, it has to lead by example. On the political front, Turkey has to adopt a new constitution that protects citizens from the state (not vice versa) and establishes a genuinely democratic order. In other words, no more restrictions on free speech so long as it doesn’t advocate violence; no more persecuting those who have their own ideas about the Armenian deportations of 1915; no more denying education to women in headscarves; no more arbitrary arrest of military officers and journalists on flimsy grounds; and no more mayors going to prison for reciting a poem in public.

On the economic front, the Turkish state should lower the exorbitantly high taxes on gasoline, food, and services, which punish the lower and middle classes, and shift the tax burden to the upper class. It should take the necessary legal steps to combat corruption and improve standards for doing business in order to attract potential investors. Most important, the Turkish state should make health services and public education free for the needy – not just in theory but also in practice (as opposed to the current situation where even poor people have to pay for “public” health and “public” education) so as to maintain a well-trained and healthy workforce. In other words, a state overseeing the workings of the free market rather than commanding them; a business environment where success is determined not by access to politicians but by managerial competence; and a much better position on the United Nation’s Human Development Index rankings (Turkey’s current standing is 83rd out of 169 – behind many of the countries it’s trying to serve as a “model”).

Turkey can support its activist foreign policy with genuine domestic reform much more successfully. Raising the standards of living for the people of Turkey is even more important than saying nice things to the peoples of the region and their leaders. If the AKP government and the opposition are sincere about Turkey serving as a model for the Middle East and North Africa, they should put their house in order first.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Print Friendly

Egypt: “Sic Semper Tyrannis!”*

By BARIN KAYAOĞLU

February 13, 2011

*“Thus always to tyrants,” Brutus had said to Julius Caesar in 44 BC while killing Rome’s savior-turned-dictator. And thus spoke the people of Egypt to their own stabilizer-turned-dictator of 30 years, Hosni Mubarak.

Notwithstanding the title of this post and the historical analogy, it is auspicious that the new Egyptian Revolution spared the lives of so many people (including Mr. Mubarak’s). Great praise is due unto the Egyptian High Command, whose refusal to interfere with (and even tacit support for) the protestors assured that outcome.

But in the million mile march to prosperity and democracy, Egyptians have taken a few small (nevertheless important) steps. Now, they have to create a free and just political and economic system so that their country will never again be ruled by a modern-day pharaoh.

The first thing that Egypt’s current leadership, the Supreme Military Council, can do is to abrogate the 44-year-old emergency law. Briefly suspended in 1980 but in constant effect since the assassination of President Anwar Sadat, Mr. Mubarak’s predecessor, the state of emergency has been the root of Egypt’s many ills: restricting citizens’ rights, press censorship, and mass arrests. If anything, Mr. Mubarak’s ouster has demonstrated that the emergency law is not worth the paper on which it was written. Citizens did come together and did overthrow the man that the emergency law was supposed to protect.

Next, instead of calling early elections, Egypt should convene a convention of wise men (and women!) to amend the constitution. This convention should include all social groups: representatives of political parties (including the Muslim Brotherhood), labor unions, farmers’ groups, professional associations, business groups, Coptic Christians, and religious scholars from Al-Azhar University (without the ulama’s support, the new system will be in trouble).

Luckily, if the emergency law is abrogated by then, the constitutional convention won’t have too much to do because the letter of the Egyptian constitution is reasonably democratic. Aside from changing articles 73 through 85, which regulate the vast powers of the president, strengthening the language of judiciary regulations (especially getting rid of Article 171 about “State Security Courts”) and freedom of enterprise (which will require changing article 24 that gives the people the right to “control all means of production and direct their surplus in accordance with the development plan laid down by the state”) should have priority. These changes will release the creative energies of Egyptian people who will do a much better job than Egypt’s state-run economy – all the while preserving the constitution’s egalitarian spirit.

Finally, as stated in Article 189 of the Egyptian constitution, the amendments should be taken to a popular referendum. Beyond a legal necessity, a popular referendum will remind the people that the new political order is something they signed up to. When something goes wrong in the future (as they frequently do in every country – political crises, corruption scandals, economic downturns, etc.), Egyptians will know that they were the ones who chose the current political system.

Let us hope that the new revolution will produce a different result than the one Egypt had in 1952 when army officers overthrew King Farouk with the promise of prosperity and democracy. In a few years, under the leadership of Gamal Abdel Nasser – who had good intentions, it must be said – Egypt became a one-man dictatorship, with tragic results.

“Development through democracy” deserves a real chance in Egypt this time.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Print Friendly