Tag Archives: Abdullah Öcalan

Is Turkey Really Ready For Peace?

BARIN KAYAOĞLU

5 April 2013

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın]

What word that belongs to yesterday
Is gone, my dear, with yesterday
The time to say new things is today
Rumi

In my previous post, I had explained why I was pessimistic about Turkey despite the positive aura borne out of PKK leader Abdullah Öcalan’s Nowruz message. In a nutshell, I argued that given Öcalan’s and Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan’s past statements and actions praising violence, a tough path awaited Turkey.

Another reason why I’m pessimistic is because even though a majority of Turkey’s citizens want violence to end, I don’t think they’re ready to face the requirements of a resolution, a real peace.

Before going into the resolution, it’s useful to diagnose the problem.

The problem is violence itself. For 30 years, handing Kalashnikov rifles over to Kurdish kids to fight G-3-holding Turkish kids has neither improved the lot of Turkish Kurds nor eliminated the risk seccesion for Turkey. On the contrary, violence bred a vicious circle: every dead militant, soldier, policeman, or civilian alienated Turks and Kurds from each other. Every death flamed more hatred among those left behind.

As such, the first thing to do is to end violence, to put down the guns. This truthism, however, brings us to a point that PKK sympathizers will not like: it is the PKK that has to cease its activities, not the state. It is also the PKK that has to lay down its guns, not the state. After all, states throughout the world have to maintain national security and public order irrespective of whether they are dealing with militant groups or not. Thus, PKK has to go beyond its peaceful Nowruz rhetoric and actually renounce violence.

In order to persuade PKK militants to give up on violence, the Turkish state and the AKP government have a very important duty. I’m not talking about another law for “amnesty, regret, returning home,” half-hearted measures from the 1990s and early 2000s that failed to stop the bloodshed. Nor am I talking about the so-called “wise men committee” that was recently announced. What Turkey needs is a mechanism similar to South Africa’s post-apartheid Truth and Reconciliation Commission.

This commission should comprise experts on conflict analysis and resolution (not just flashy names that would make the public feel good) and should be responsible with listening to the testimonies of PKK members and record their statements. More important, when feasible, the commission should find a way to bring PKK militants together with the victims of their attacks or their surviving family members. That way, the commission would give perpetrators and victims a change to apologize and forgive.

Turkey’s Truth and Reconciliation Commission would not only handle the cases of PKK militants but also government agents who committed crimes (especially those involved in extrajudicial killings, kidnappings, and torture) during operations against the militant group. Just as in the case of militants, these agents would also be encouraged to meet with their victims or their surviving kin for mutual apology and forgiveness.

I am aware that many people would find this idea of a commission unacceptable and that it would not bring back the dead. I am not naive and certainly not stupid. At the beginning of this post, I expressly pointed out the possibility that few people in Turkey would accept this idea.

But if we don’t want the 40 thousand people we’ve lost in the last 30 years to turn into 400 thousand or 4 million in the next three decades, we all need to draw lessons from our mistakes. Only if we can forgive ourselves and “the others” can real peace come to Turkey.

Are we ready to forgive ourselves? I’m not sure about that.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Türkiye Gerçekten Barışa Hazır Mı?

BARIN KAYAOĞLU

5 Nisan 2013

[For the English version, click here]

Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım
Mevlana

Son yazımda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajı sonrasında oluşan olumlu havaya rağmen neden kötümser olduğumu anlatmıştım. Yazının özeti şuydu: Öcalan’ın ve Başbakan Erdoğan’ın geçmişte şiddeti öven sözleri ve hareketleri göz önüne alındığında, Türkiye’yi tahmin edilenden çok daha zorlu bir süreç bekliyor.

Kötümser olmamın bir diğer sebebi de Türkiye’de vatandaşların çoğunun şiddetin sona ermesini istemesine rağmen çözüme – yani gerçek barışın tesisi için gerekli olanlara – hazır olmadıklarını düşünmem.

Çözümü tartışmadan önce sorunun ne olduğunu kısaca ortaya koymakta yarar var.

Sorun şiddetin kendisi. Bir grup çocuğun eline Kalaşnikov verip G-3 tutan çocuklarla çarpıştırmak son 30 yılda ne Kürtlerin koşullarını iyileştirdi, ne de Türkiye’nin bölünme riskini azalttı. Tam tersine, şiddet ortamı fasit bir daire yarattı: ölen her militan, asker, polis ve sivil, Türkleri ve Kürtleri “ötekileştirdi.” Her ölüm, geride kalanların nefretini körüklendi.

Bu yüzden ilk yapılması gereken şey şiddeti son erdirmek, silahları susturmak. Bu da bizi PKK’ya sempati duyanların hoşuna gitmeyeceği noktaya getiriyor: eylemlerini sona erdirmesi gereken taraf devlet değil, PKK. Silah bırakması gereken taraf yine devlet değil, örgüt. Zira her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de – militan örgütler var olsa da olmasa da – devletin kolluk kuvvetleri ulusal güvenliği ve asayişi sağlamakla yükümlüler. Dolayısıyla, PKK’nın Nevruz’da söylenenlerin de ötesine geçerek şiddeti tamamen reddettiğini açıklaması gerekiyor.

Örgüt üyelerinin şiddetten vazgeçmeleri için devletin ve AKP hükümetinin üzerine düşen çok önemli bir görev var. Bu da Meclis’ten “af, pişmanlık, eve dönüş, vs.” kanunu çıkarmak ya da “akiller” grubu oluşturmak değil. Gerekli olan, Güney Afrika’da ırk ayrımı (apartheid) sona erdikten sonra kurulan Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu (Truth and Reconciliation Commission) gibi bir mekanizmanın oluşturulması.

“Flaş” isimlerden değil, çatışma analizi ve çözümü alanlarında uzmanlaşmış kişilerden oluşacak komisyonun görevi şu çerçeve mantık içinde yürümeli: şiddet eylemlerine katılmış PKK üyelerini dinlemek ve söylediklerini kayda almak ve daha önemlisi, koşullar elverdiğinde örgüt üyelerini eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlamak. Komisyon, bu sayede eylemcilerin kurbanlarından ve ailelerinden özür dilemelerini teşvik edecek bir “affetme-af edilme” dinamiği yaratır.

“Gerçek ve uzlaşma” komisyonu sadece örgüt militanlarının değil, PKK’yla mücadele sırasında yargısız infaz, adam kaçırma ve işkence gibi gayrikanuni eylemlere karışmış devlet görevlilerini de kapsamalı. Ve tıpkı PKK militanları gibi bu kişilerin de uygun olduğunda eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlayarak karşılıklı bir af dileme ve affetme hali yaratılmalı.

Bu komisyon fikrinin birçok insan için kabul edilemez olduğunun ve yitirdiğimiz canları geri getirmeyeceğini gayet iyi biliyorum. Saftirik değilim, aptal hiç değil. Bu öneriyi Türkiye’de çok az insanın kabul edeceğini yazımın başında söylemiştim.

Fakat son 30 yılda yitirdiğimiz 40 bin insanın sonraki 30 yılda 400 bine veya 4 milyona çıkmasını istemiyorsak yaptığımız hatalardan hepimizin ders çıkarması gerekiyor. Ancak kendimizi ve “ötekini” affedebilirsek Türkiye’ye gerçek anlamda barış gelebilir.

Peki kendimizi affetmeye hazır mıyız? İşte bundan emin değilim.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Nowruz and Peace in Turkey: It’s a New Dawn, It’s a New Day, It’s a New Life, but I’m not Feeling Good

BARIN KAYAOĞLU

25 March 2013

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın]

Listening to Nina Simone’s “Feeling Good” may help to lift your mood because this post is probably going to worsen it.

Last Thursday, 21 March, was Now Ruz (new day), the traditional celebration in Middle Eastern and Central Asian countries that marks the arrival of spring. This Now Ruz was especially important for Turkey because Abdullah Öcalan, the imprisoned leader of the Kurdish militant group PKK, called upon his followers to lay down their arms and leave Turkey. “Silence the weapons,” declared Mr. Öcalan, “let ideas and politics speak.”

The PKK has waged a bloody conflict against Turkish security forces for almost thirty years, a war that has claimed nearly 40,000 lives. Formed partly in response to human rights violations (such as the systematic torture in Diyarbakır prison and banning the Kurdish language in public under the military regime in the early 1980s), the militant group’s original objective was to establish an independent state in southeast Turkey. More recently, the PKK and Kurdish political groups in Turkey have moderated their position to demand autonomy similar to the Kurdish Regional Government in northern Iraq.

There’s every reason to hope that tears and bloodshed might come to an end in Turkey. Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan has responded to the PKK leader’s message with cautious optimism and called it “very positive,” a sentiment shared by many of his fellow citizens.

As Nina Simone would say, it’s a new dawn, it’s a new day, it’s a new life. But unlike Nina, I’m not feeling good.

Here’s why: having studied Mr. Erdoğan and Mr. Öcalan very closely for the past 10 years, I am convinced that they are only interested in their own political well-being. Both men have said and done things that lend credence to my suspicions.

For example, when opponents criticized his government for its inability to respond to the PKK’s attacks last summer, Mr. Erdoğan cited the high number of dead PKK militants and the low number of dead Turkish soldiers to underscore the effectiveness of government forces. The real criterion for success, of course, is eliminating the conditions that give rise to violent groups like the PKK. The prime minister also blamed media outlets for reporting their reports on the attacks, which he equated with supporting “PKK propaganda.”

Moreover, since the 2007 elections, Mr. Erdoğan has overseen the largest clampdown on journalists and free speech in Turkish history. Turkey is now considered the “world’s biggest prison for journalists” and it is at the bottom of the World Press Freedom Index. It’s highly questionable if Turkey’s Kurdish question could be resolved without substantial improvements to its troublesome democracy. It’s highly debatable if Mr. Erdoğan is the man for that job.

Mr. Öcalan, for his part, led the PKK with an iron fist before his capture in 1999. He demanded absolute obedience from his subordinates and eliminated those who wouldn’t budge. A sad joke relates that Mr. Öcalan doesn’t just share a taste in large moustaches with Stalin.

apo joeLooking at the bigger picture, the two leaders give me cause to be pessimistic. Given Prime Minister Erdoğan’s constant flip-flopping on virtually every issue of significance, it is not unlikely that he will ride the wave of positive sentiments until he reaches his aim to become president next year. Furthermore, with his ultra-nationalist and ultra-religious stance on virtually every issue–not to mention his dislike of liberal democracy–it is unlikely for the Turkish Prime Minister to cut a meaningful deal with the Kurds.

As for Mr. Öcalan, although he languishes in prison, he does hold a few trump cards. For one, if he isn’t released from prison as part of a deal with the Turkish government or if he is not guaranteed a wide space in politics after his release, he might call upon his followers to take up arms again. Mr. Öcalan’s deputy, Murat Karayılan, has already signaled that laying down arms and withdrawing PKK militants from southeast Turkey is not a foregone conclusion.

And if hostilities recommence in Turkey, the next round of violence will make the 40,000 dead of the past 30 years look like a rosy dream. In order to avoid that outcome, Turkey needs a “feel-good” peace.

In my next post, I will discuss the general contours of that peace.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Türkiye’de Nevruz ve Barış: Yeni bir Şafak, Yeni bir Gün, Yeni bir Hayat, Ama Kendimi İyi Hissetmiyorum

BARIN KAYAOĞLU

25 Mart 2013

[For the English version, click here]

Aşağıdaki satırları okurken kendinizi iyi hissetmek için Nina Simone’un “Feeling Good” şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim zira yazı moralinizi bozabilir.

21 Mart Perşembe günü baharın gelişini müjdeleyen Nevruz (yeni gün) kutlamaları esnasında okunan Abdullah Öcalan’ın bildirisi büyük yankı uyandırdı. Öcalan’ın özellikle örgüt üyelerini Türkiye dışına çıkıp silah bırakmaya davet etmesi dikkat çekiciydi. “Silahlar sussun, hep birlikte demokratik ve modern bir sistem kuralım” söylemi de son derece umut vericiydi.

Ülkemizde 30 yıla yakındır devam eden kanlı savaş 40 bin cana mal oldu. Kısmen 12 Eylül rejiminin Diyarbakır cezaevinde yaptığı işkenceler ve Kürtçe’nin yasaklanması gibi uygulamalara tepki olarak ortaya çıkan PKK, uzun yıllar Güneydoğu’da bağımsız bir Kürt devleti kurmak için mücadele etti. Son yıllarda da örgüt ve onu siyasi sahnede temsil eden partiler hedef küçültmesine giderek bölgesel otonomi talep eder oldu.

Öcalan’ın bildirisiyle ortaya çıkan tablo, Türkiye’de akan kanın ve gözyaşının sona ermesi için bir umut. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile PKK liderinin mesajının “olumlu” yönlerine odaklandı.

Nina Simone’un yukarıda bağlantısını verdiğim şarkısında dediği gibi, yeni bir şafak, yeni bir gün, yeni bir hayat. Ama Nina’nın aksine, ben kendimi iyi hissetmiyorum.

Sebebi şu: hem Erdoğan’ı hem Öcalan’ı son 10 yıldır çok dikkatli inceledim. Ve maalesef her ikisinin de sadece kendi siyasi ikbalini düşündüğüne inanıyorum. Bunu bu fikre yönelten çok fazla örnek var.

Mesela geçen yaz Başbakan hükümeti PKK’yla mücadelede etkisiz olmakla suçlayanlara cevaben güvenlik güçlerinin verdiği düşük can kaybına karşılık çok daha fazla PKK militanının öldürülmesini bir başarıymış gibi sundu. Oysa başarının asıl kıstası PKK gibi gruplara meşruiyet kazandıran koşulların ortadan kaldırılması olmalıydı. Erdoğan ayrıca PKK saldırılarını haber yapan medya organlarını “terör örgütünün propagandasını yapmakla” suçladı.

Bundan öte, 2007 seçimlerinden sonra Erdoğan yakın tarihimizde medya ve ifade özgürlüğüne karşı en yoğun baskı sisteminin kurulmasına öncülük etti. Erdoğan yönetimindeki Türkiye, “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” şeklinde anılır oldu – o Türkiye bugün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde son sıralarda yer alıyor. Memleketin sakat demokrasisini düzeltmeden Kürt Sorunu’nun ne şekilde çözüleceği şüphe götürür. Bu işi Başbakan Erdoğan’ın kotarabilmesi ise çok daha büyük bir soru işareti.

Öcalan’a gelirsek, 1999’da yakalanmadan önce PKK’yı demir yumrukla yönettiğini herhalde bilmeyen yoktur. Örgüt içinde liderliğine mutlak itaat beklediğini, itaat etmeyenleri yok ettiğini de. Acı da olsa gerçeklik payı yüksek olan bir espri Öcalan’la Stalin’in bıyık şekillerinden çok daha fazla ortak noktaları olduğu.

apo joe

Her iki lider de beni kötümser olmaya itiyor. Bir yandan Başbakan Erdoğan önem arz eden hemen hemen her hususta pozisyon değiştiriyor. Diğer yandan toplumda oluşan hissiyatı cumhurbaşkanı olmak için kullanacağını daha sonra da göz ardı edeceğini öngörmek yanlış olmaz. Zaten Erdoğan’ın aşırı milliyetçi ve aşırı dinci görüşleri ve liberal demokrasiden fazla haz etmemesi kendisinin Kürtler’le kalıcı bir anlaşmaya varma olasılığını azaltıyor.

Öcalan’a gelecek olursak, hapiste dahi olsa, elinde birkaç koz var. Bunlardan en önemlisi, eğer Türk hükümetiyle yapacağı bir anlaşma sonrası serbest bırakılmassa, ya da serbest kaldıktan sonra siyasette kendisine geniş bir alan açılmassa, Öcalan örgüt militanlarına yeniden silaha sarılma emri verebilir. Örgütün fiili lideri Murat Karayılan’ın PKK militanlarının öyle hemen de geri çekilmeyecekleri işaretini vermesi de bu riskin varlığına işaret ediyor.

Eğer Türkiye’de çatışmalar yeniden alevlenirse geçtiğimiz 30 senede kaybettiğimiz canlar bir sonraki şiddet ortamında ortaya çıkacak tablonun yanında solda sıfır kalacak. Bu felaketi önlemek için Türkiye’yi “iyi hissetirecek” bir barışa ihtiyaç var.

Bu barışın genel hatlarını bir sonraki yazımda tartışacağım.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Seçim 2011: Türkiye Değiştikçe Siyasi Partileri Aynı Kalmaya Devam Ediyor

BARIN KAYAOĞLU

12 Haziran 2011

[Click here for the English version of this article.]

Bugün yapılan seçimle ilgili hem iyimser hem de kötümser olmak için birçok sebep var. Muhtemelen AKP kazanacak. Ancak buradaki en büyük problem, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın muhalefete karşı gittikçe artan hoşgörüsüzlüğüne muhalefetin de aynı şekilde mukabele ediyor olması. Seçimden sonra birbirlerinin yüzüne nasıl bakacakları bir yana, eğer Türkiye’deki siyasi partiler kendilerine çeki düzen vermezlerse, 12 Haziran’dan sonra ortaya çıkabilecek istikrarsızlık Türkiye’nin uluslararası alandaki yükselişini sekteye uğratabilir.

Yükselen Güç

Birçok açıdan Türkiye son yıllarda iyi anlamda değişti. Kişi başına düşen milli gelir 2000 yılında 3000 dolardan daha azken bu rakam 2010’da 10000 dolara çıktı. Son küresel krizden Türkiye Çin’den sonra dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olarak çıktı. Türkiye’nin küresel krizi banka iflasları ve kurtarma operasyonları olmadan atlatmasındaki en büyük etkense doğusunda ve güneyinde bulduğu yeni pazarlardı. 2002’de Türkiye’nin Arap dünyası ve İran’la toplam ticareti sadece 6.5 milyar dolarken 2010 sonunda bu meblağ 50 milyar dolara çıktı.

Benzer şekilde, Ankara, 1990’ların sonuna kadar Soğuk Savaş müttefiği olan Amerika, Avrupa ve İsrail’le olan ilişkileriyle yetiniyordu. Bugünlerde ise AKP hükümeti bölgede ve dünyada olumlu değişikliklere önayak olmak için yeni ortaklıklar kurmakla meşguller. Uluslararası ilişkiler profesörü olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu yeni siyasetin mimarı. Kulağa hoş gelen ancak gerçekleştirmesi bir o kadar da zor olan “komşularla sıfır sorun” sloganı AKP’nin bölgesel ve küresel vizyonunu özetliyor. Nüfusu ve dinamik ekonomisiyle Türkiye Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın, Orta Asya’nın, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın kesiştiği noktanın siyasi ve ekonomik ağırlık merkezi olmayı istiyor.

Ankara, bu amaca dönük olarak 2009-2010 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne geçici üye oldu. Geçtiğimiz günlerde de 2015-2016 döneminde yeniden üye olacağını ilan etti.

Bunun yanında, İsrail ve Suriye arasında dolaylı barış görüşmelerine aracılık eden Türkiye, 2008-2009’daki Gazze Savaşı’ndan hemen önce iki ülkeyi bir barış anlaşması imzalamaya ikna etmek üzereydi.

AKP hükümeti yönetiminde Türkiye, Kafkaslar’da Ermenistan’la sıkıntılı geçmişini aşabilmek için önemli çaba sarfetti.

Benzer şekilde, Türkiye Balkanlar’da Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar arasında kalıcı bir barış ortamı sağlamak için yoğun bir şekilde çalışmakta. Geçen sene, Ankara’nın telkinleri Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’in 1995’deki Srebrenitsa soykırımını anma törenlerine katılmasını sağladı.

Türkiye, Arap dünyasıyla ilişkilerini ilerletmek için Suriye, Ürdün, Lübnan, Irak, Libya ve Katar’la karşılıklı olarak seyahat vizelerini kaldırdı ve Suriye, Lübnan ve Ürdün’le serbest
ticaret bölgesi yaratmak için çalışma başlattı. Arap devrimlerinin hız kazandığı bir ortamda Türkiye’nin laik ve demokratik siyasal düzeni ve hem Doğu hem de Batı’yla dostane ilişkileri olan Müslüman bir ülke olması bölge için bir model teşkil edebilir.

Türkiye’nin “yumuşak gücü” de son yıllarda yükselişte. Birçok Türk dizisi bugün bölge ülkelerinde yerel dillerde yayınlanmakta. Türk filmcileri dünyanın prestijli festivallerinde ödüller kazanmaktalar. Örneğin Nur Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi Mayıs ayında Cannes’da Büyük Ödül’ü kazandı.

Kısacası, Türkiye artık birçok açıdan dünyaya çok daha açık bir ülke.

Türkiye’nin Demokraside Attığı Adımlar

Türkiye’nin uluslararası alanda attığı adımların kökeni ülkenin son yıllarda yakaladığı görece iç istikrardır. Bir zamanlar çok güçlü olan asker artık siyaseti sivillere bırakmış durumda. 1990’larda İslamcı Refah Partisi’nde adını duyuran Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki AKP, bir yandan askeri kışlasına gönderirken 2002’den beri hızlı ekonomik büyümeye ve demokratik serbestleşmeye önayak oldu.

Bir diğer olumlu gelişme de katı laik ve milliyetçi söylemlerini Kürt ve Alevi kökenli Kemal Kılıçdaroğlu’nın genel başkan olmasıyla terkeden bir CHP’nin varlığı. Sayın Kılıçdaroğlu’nun yönetimindeki CHP, partinin 1970’lerdeki sosyal demokrat rüzgarını tekrar yakalayarak AKP’ye karşı gerçek anlamda bir alternatif olmaya çalışmakta.

Yine benzer şekilde, 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçteki şiddet ortamında çok büyük sorumluluğu bulunan MHP uzun zamandan beri çok daha ılımlı bir parti izlenimi vermekte.

Kürt siyasetçilere gelirsek, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ilk defa anadillerinde siyasi propaganda yapma hakkına sahipler. Yakın zamana kadar toplum içinde Kürtçe konuşmak bile insanın başını belaya sokabiliyorken bugün BDP son derece tartışmalı olan bölgesel özerklik ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın salıverilmesi gibi konuları rahatlıkla gündeme
getirebilmektedir.

Eski Alışkanlıklar

Ancak maalesef Türkiye’de siyasi partiler eski alışkanlıklarını terkedip Türkiye’nin yeni düzenine alışmakta zorlanıyorlar. Her ne kadar AKP Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle üyelik görüşmelerine başlamasını sağlayan yüzlerce yasa çıkardıysa da son yıllarda siyasi ve iktisadi reformlar tamamen durmuş vaziyette. Özellikle siyasi yandaşlara verilen ihaleler ve internete uygulanan sansürler devletin serbest piyasa üzerindeki tahakkümünün kötüleştiğine işaret ediyor.

Benzer şekilde, Türkiye, hapiste bulunan 57 gazeteciyle şu anda hem İran’ı hem de Çin’i geçerek dünyada en fazla gazeteci hapsetmiş ülke durumunda. Özellikle gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Ergenekon örgütüne üye oldukları gibi mantıkdışı bir iddiayla tutuklanmaları, Türkiye’de serbest ifadenin ve demokrasinin geleceğinin ciddi şekilde tehlikede olduğunu gösteriyor.

AKP’nin anti-demokratik zihniyetine yönelik belki de en tehlikeli işaret Nisan ayında meydana geldi. Üniversite sınavlarındaki “şifre-hile” iddialarını protesto eden 2000 kadar lise öğrencisi İstanbul’da Taksim Meydanı’nda protesto gösterisi düzenledi. Sayın Erdoğan ise partisinin gençlik kollarını sahneye sürdü. MHP lideri Devlet Bahçeli ise Başbakan’ı partisinin “bozkurt”larıyla tehdit etti. MHP’nin 1980 öncesi alışkanlıklarını hatırlatırcasına çağrı yapan Sayın Bahçeli 10000 AKP’liyi “1000 bozkurtla Taksim’den Kasımpaşa’ya kadar kovalamakla” tehdit etti.

CHP’nin de durumu çok daha iyi değil aslında. Sayın Kılıçdaroğlu’nun güleryüzlü imajı ve özgürlük, eşitlik ve demokrasi vurgularına rağmen partisinin eski tüfeklerinin öncelikleri hala daha farklı. Birkaç ay önce CHP Manisa milletvekili Şahin Mengü, Atatürk’ün gençlik
yıllarını anlatan “Genç Mustafa” adlı çizgi romanın yapımcılarını mahkemeye verdi. Kitabın Atatürk’ü ne kadar da yücelttiğini anlayamayan Sayın Mengü trajikomik bir şekilde kitapta “Atatürk’e hakaret” edildiğini iddia etti.

Kürt siyasetçiler ve BDP ise Türkiye’nin süratli değişimine ayak uyduramadıklarını 10-15 milyon Türkiye Kürt’ü için eşit hak taleplerini PKK’nın önceliklerinden ayırdedemeyerek gösteriyorlar. BDP, hala Türkiye’nin kangrene dönmüş Kürt sorunuyla ilgili yaratıcı bir çözüm ortaya atmış değil.

Bütün bu etmenler 12 Haziran’dan sonra bu Türkiye için tehlike çanlarının çaldığını gösteriyor. Anketlere göre bugün seçimleri AKP ve Sayın Erdoğan kazanacak. Ancak Başbakan’ın giderek artan otoriterliği, Kürt sorununu çözememesi ve Abdullah Gül’ün görev süresi bittikten sonra cumhurbaşkanı olma ihtimali toplumdaki gerilimleri kötüleştirip muhalefeti daha da keskin bir hale getirerek ülkedeki siyasi istikrarı bozabilir.

Sayın Erdoğan Türkiye’nin bölgesinde olumlu değişimlere etken olmasını istemekte. Siyasi rakipleri dahil Türkiye’de birçok insan da bunu istiyor. Ancak eğer Türkiye’deki siyasi seçkinler ülkelerinin Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da ekonomik kalkınma ve demokrasi için bir ilham kaynağı olmasını istiyorlarsa eski alışkanlıklarını bırakmaları gerekecek.

Bu yazının aslı İngilizce olarak London School of Economics’in Uluslararası Balkan Çalışmaları Programı’nın blogunda yayınlanmıştır.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.