Tag Archives: demokrasi

Türkiye’de Seçimlerin Önemi Kaldı mı?

BARIN KAYAOĞLU

31 Ekim 2014

[For the English version, click here.]

30 Mart’taki yerel seçimlerde 52 milyon seçmen oy kullandı. Bu yazı yayına hazırlandığı sırada kesin katılım oranı belli olmasa da sandık başlarında kuyrukların uzunluğuyla ilgili çıkan haberler oy verme oranının Türkiye tarihindeki en yüksek oran olacağına işaret ediyor. Her ne kadar bu seçim Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Meclis’teki çoğunluğunu etkilemeyecek olsa da, 30 Mart’tan yolsuzluk ve dinleme skandalıyla bunalan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için bir prestij yarışı olduğu da aşikar. Her ne kadar seçimden AKP galip ayrılmış olsa da, muhalefetin organize olmaya başladığını gören birçok gözlemci Türkiye’de değişim rüzgarlarının estiğini söylüyor.

AKP seçim mitingine katılan vatandaşlar, Temmuz 2007 (Ramdam / Wikimedia Commons)
AKP seçim mitingine katılan vatandaşlar, Temmuz 2007 (Ramdam / Wikimedia Commons)

Seçimlerden önce Al-Monitor yazarı Mustafa Akyol gibi yorumcular 30 Mart seçimlerinin özellikle Ağustos 2014’te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ve aday olması beklenen Başbakan Erdoğan’ın seçilme şansıyla ilgili ipucu vereceğinin altını çizdiler. 30 Mart ayrıca Haziran 2015’de yapılması gereken ancak öne alınması muhtemel genel seçimlerin sonucunu öngörmesi açısından da önemli.

Ancak bazı etkenler 30 Mart yerel seçimlerinin ve genel olarak da oy verme işleminin Türkiye’nin siyasi ortamında anlamını yitirmiş olabileceğine işaret ediyor…

[Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın.]

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır. Geçen sene Yale Üniversitesi’nin Uluslararası Güvenlik Çalışmaları programında Smith Richardson Vakfı bursuyla misafir araştırmacı olarak görev yaptı. Kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (Barın Kayaoğlu) takip edebilirsiniz.

Türkiye Ergenekon’u Nasıl Yanlış Yorumluyor

BARIN KAYAOĞLU

7 Ağustos 2013

[For the English version, click here.]

Ergenekon davasında dün açıklanan cezalara farklı kesimlerin gösterdiği tepkiler, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti kültürünün hala gelişmediğine işaret ediyor.

İddia makamına göre, Ergenekon örgütü Türkiye’de “derin devletin” ta kendisiydi. Örgüt, faili meçhul cinayetler ve “hedef şaşırtma” operasyonları yoluyla demokratik yoldan seçilmiş hükümetleri devirmişti ve suçluydu. Savcılar Ergenekon üyelerinin 2004-2007 arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ve hükümetini devirme planları yaptıklarını bile söylediler. Sonuç olarak, düzinelerce asker, polis, akademisyen, ve gazeteci uzun süreli hapis cezasına çarptırıldılar.

Ergenekon davası Türkiye’de askerin siyaset üzerinde üstünlüğünü kırması için çok iyi bir fırsattı. Ancak davaya damgasını vuran sahte delil iddiaları, uzun süren gözaltı ve tutukluluk süreleri, verilen cezaların meşruiyetiyle ilgili toplum nezdinde görüş birliği olmaması, ve en önemlisi, Ergenekon’un henüz bitirilmemiş olma ihtimali Türkiye için çok ciddi bir tehdit oluşturuyor.

[Yazının tamamını okumak için tıklayın.]

Patlayan Mısır, Ders Çıkarması Gereken Türkiye

BARIN KAYAOĞLU

8 Temmuz 2013

Bu yazının hedefi farklı yazarların günlerdir ifade ettiklerini tekrar önünüze koymak değil. Amaç, 3 Temmuz darbesinin güya “analizini” yapıp Türkiye’nin, Mısır’ın, ve genel olarak da Ortadoğu’nun yeni dinamiklerni idrak edemeyenlere başka bir bakış açısı sunmak.

İlk olarak Mısır’da Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin darbeyle indirilip yerine Yüksek Mahkeme Başkanı Adli Mansur’un getirilmesini memnuniyetle karşılayanlarla başlayalım. Artık Türkiye’de böyle şahıslar nitelik olarak da nicelik olarak da azınlıktalar. Şu ana kadar Facebook ve Twitter’da “Mısır’daki olaylar darbe değil, halk ayaklanmasıydı – zaten yeni cumhurbaşkanı da hemen göreve başladı” türü zırvalamalara çok nadiren şahit oldum. Geçtiğimiz ay Gezi Parkı protestolarına katılanların darbe istemediklerini açıkça ifade etmeleri de Türkiye’de artık “postal yalayıcıların” devrinin geçtiğine işaret ediyor.

Ancak buna rağmen, 3 Temmuz akşamı Mısır’daki kitlesel eylemlerin ortasında yapılan askeri darbe sanki Türkiye’de olmuş gibi gürültü yapıldı. Özellikle Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı sonrası gerçekleri saptırma konusunda sergilediği etkileyici performansı Mısır için de tekrar etti. Aynı görüşleri Başbakan’ın partisine mensup siyasetçiler ve medyadaki destekleyicileri de dile getirdiler.

Tabi bu ortamda sadece iki hafta önce “içişlerimize karışamazsınız” dedikleri Avrupa Birliği’nden Mısır’daki darbeyi önlemek için de yardım istedi AKP hükümeti. Siyasette körü körüne tutarlı olmaya çalışmak akılsızlıktır. Ancak bir gününüz diğerini tutmassa hiç kimse sizi ciddiye almaz.

İlk problemle bağlantılı olarak “yabancı odakları” suçlayanlara gelelim. Birçok kimse Mısır’daki olayların arkasında Amerika’nın veya diğer yabancıların “parmağını” aradı ve bu, Başbakan’ın Gezi Parkı olayları sonrası ortaya attığı “faiz lobisi” ve “dış güçler” söylemlerini hatırlattı. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın geçen hafta kabaca ancak fikirlerini de net bir biçimde gösteren “Yahudi diasporası” söylemi buna iyi bir örnek. (Atalay’ın sözleri Müslüman Kardeşler’in yeni başkan Mansur’un Musevi olduğu iddiasıyla ilginç bir şekilde örtüşüyor.)

Yalnız “yabancı odaklar” tezine inananlar çok önemli bir noktayı gözden kaçırıyorlar: 2011’de Amerika’nın Irak’tan çekilmesiyle ve Arap Baharı’yla birlikte ortaya yeni bir Ortadoğu tablosu çıktı. Bu tabloda artık ne bölgesel güçler ne de uluslararası aktörler duruma tam olarak hakim değiller. Amerika’nın, İran’ın nükleer programına askeri müdahalede bulunmaktan çekinmesi ve Suriye’deki iç savaşa karışmayı reddetmesi buna en iyi örnek. Artık Ortadoğu’da “patron” veya “model” yok. Bulunduğumuz noktada varolan tek gerçek, Ortadoğu halklarının talepleri ve bölge devletlerinin politikalarının etkileşimlerinin olaylara yön verdiği.

Aslında Mısır bu “halk-devlet etkileşimi” dinamiğini yıllardan beri yaşıyor. 1952 darbesi Kral Faruk’u devirerek Cemal Abdül Nasır’ın önünü açmıştı. Nasır önce demokrasi ve kalkınma vaad ettiyse de sonradan hızla gelişmek için demokrasi ve özgürlükleri askıya aldı. Ancak neticede ülkesine ne demokrasi ne de refah getirebildi. Nasır’ın 1970’te aniden ölmesi Enver Sedat’a, Sedat’ın 1982’de suikaste uğramasıysa Hüsnü Mübarek’e iktidar kapılarını açtı.

Mısır'ın demokrasi paradoksu.
Mısır’ın demokrasi paradoksu.

Bütün bu liderler güçlerini ordudan almaktaydılar. (2011 başında Mısır ordusunun halkla Mübarek arasında çekişmede tarafsız kalmasının sabık diktatörün düşmesindeki en kilit sebeplerden biri olduğunu unutmayalım.) Hem Sedat hem Mübarek (tıpkı Nasır gibi) önceleri siyasi ve iktisadi reform sözü verseler de Mısır halkının demokrasi ve refah umutları hep başka bahara kaldı. Bu ortamda, devrik Cumhurbaşkanı Mursi’nin de üyesi olduğu Müslüman Kardeşler örgütü popülaritesini Nasır’a, Sedat’a, ve Mübarek’e direnerek korudu.

Bu son noktadan hareketle karşımıza şu nahoş gerçek çıkıyor: 3 Temmuz darbesi sonrası Mısırlı dostlarımız ülkelerinin son 60 yıldır tecrübe ettiği – ve bizim de yakın zamana kadar Türkiye’de tecrübe ettiğimize benzer – “demokratik umutlar-otoriter liderler”den müteşekkil bir fasit daireyle hala boğuşuyorlar. Bu daireden kurtulsalar bile, bugün Mısır’dan gelen ölüm haberleri bu kırılmanın sonrasında ortaya çıkacak tablo konusunda bizi iyimser olmaktan alıkoyuyor.

Otoriter liderlerden kurtulmanın en iyi yolu onları yeni otoriter liderlerle değiştirmemek. Patlayan Mısır’dan Türkiye’nin çıkarması gereken en önemli ders belki de bu.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayı ve Yale Üniversitesi’nde Uluslararası Güvenlik Çalışmaları programında da misafir araştırmacıdır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Başbakan Erdoğan’ın Komplo Teorilerindeki Çelişki

BARIN KAYAOĞLU

18 Haziran 2013

Eğer Başbakan Erdoğan’a inanacak olursak, protestoların arkasındaki isimler “faiz lobisi,” “yabancı güçler,” ve Türkiye içindeki “işbirlikçiler.” Başbakan’ı destekleyenlerin elinde daha da ilginç isimler var: olayları güya kışkırtan Amerika, Britanya, Fransa, İran, İsrail, Rusya, ve Suriye ajanları.

Bu kadar farklı çıkarları ve öncelikleri olan ülkeler Türkiye’yi bu kadar çabuk ve kolayca karıştırmak üzere nasıl anlaştılar, bunu bilmiyoruz.

Ancak Başbakan Erdoğan’ın komplo teorilerine sarılması çok garip bir çelişki içeriyor: 2002’de iktidara geldiğinden beri Başbakan’ın en önemli önceliği Türkiye’nin küresel yatırımcılarla ve yabancı ülkelerle ilişkilerini düzeltmek olmuştu.

[Makalenin tamamını Al-Monitor’de okuyabilirsiniz.]

Türkiye Gerçekten Barışa Hazır Mı?

BARIN KAYAOĞLU

5 Nisan 2013

[For the English version, click here]

Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım
Mevlana

Son yazımda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajı sonrasında oluşan olumlu havaya rağmen neden kötümser olduğumu anlatmıştım. Yazının özeti şuydu: Öcalan’ın ve Başbakan Erdoğan’ın geçmişte şiddeti öven sözleri ve hareketleri göz önüne alındığında, Türkiye’yi tahmin edilenden çok daha zorlu bir süreç bekliyor.

Kötümser olmamın bir diğer sebebi de Türkiye’de vatandaşların çoğunun şiddetin sona ermesini istemesine rağmen çözüme – yani gerçek barışın tesisi için gerekli olanlara – hazır olmadıklarını düşünmem.

Çözümü tartışmadan önce sorunun ne olduğunu kısaca ortaya koymakta yarar var.

Sorun şiddetin kendisi. Bir grup çocuğun eline Kalaşnikov verip G-3 tutan çocuklarla çarpıştırmak son 30 yılda ne Kürtlerin koşullarını iyileştirdi, ne de Türkiye’nin bölünme riskini azalttı. Tam tersine, şiddet ortamı fasit bir daire yarattı: ölen her militan, asker, polis ve sivil, Türkleri ve Kürtleri “ötekileştirdi.” Her ölüm, geride kalanların nefretini körüklendi.

Bu yüzden ilk yapılması gereken şey şiddeti son erdirmek, silahları susturmak. Bu da bizi PKK’ya sempati duyanların hoşuna gitmeyeceği noktaya getiriyor: eylemlerini sona erdirmesi gereken taraf devlet değil, PKK. Silah bırakması gereken taraf yine devlet değil, örgüt. Zira her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de – militan örgütler var olsa da olmasa da – devletin kolluk kuvvetleri ulusal güvenliği ve asayişi sağlamakla yükümlüler. Dolayısıyla, PKK’nın Nevruz’da söylenenlerin de ötesine geçerek şiddeti tamamen reddettiğini açıklaması gerekiyor.

Örgüt üyelerinin şiddetten vazgeçmeleri için devletin ve AKP hükümetinin üzerine düşen çok önemli bir görev var. Bu da Meclis’ten “af, pişmanlık, eve dönüş, vs.” kanunu çıkarmak ya da “akiller” grubu oluşturmak değil. Gerekli olan, Güney Afrika’da ırk ayrımı (apartheid) sona erdikten sonra kurulan Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu (Truth and Reconciliation Commission) gibi bir mekanizmanın oluşturulması.

“Flaş” isimlerden değil, çatışma analizi ve çözümü alanlarında uzmanlaşmış kişilerden oluşacak komisyonun görevi şu çerçeve mantık içinde yürümeli: şiddet eylemlerine katılmış PKK üyelerini dinlemek ve söylediklerini kayda almak ve daha önemlisi, koşullar elverdiğinde örgüt üyelerini eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlamak. Komisyon, bu sayede eylemcilerin kurbanlarından ve ailelerinden özür dilemelerini teşvik edecek bir “affetme-af edilme” dinamiği yaratır.

“Gerçek ve uzlaşma” komisyonu sadece örgüt militanlarının değil, PKK’yla mücadele sırasında yargısız infaz, adam kaçırma ve işkence gibi gayrikanuni eylemlere karışmış devlet görevlilerini de kapsamalı. Ve tıpkı PKK militanları gibi bu kişilerin de uygun olduğunda eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlayarak karşılıklı bir af dileme ve affetme hali yaratılmalı.

Bu komisyon fikrinin birçok insan için kabul edilemez olduğunun ve yitirdiğimiz canları geri getirmeyeceğini gayet iyi biliyorum. Saftirik değilim, aptal hiç değil. Bu öneriyi Türkiye’de çok az insanın kabul edeceğini yazımın başında söylemiştim.

Fakat son 30 yılda yitirdiğimiz 40 bin insanın sonraki 30 yılda 400 bine veya 4 milyona çıkmasını istemiyorsak yaptığımız hatalardan hepimizin ders çıkarması gerekiyor. Ancak kendimizi ve “ötekini” affedebilirsek Türkiye’ye gerçek anlamda barış gelebilir.

Peki kendimizi affetmeye hazır mıyız? İşte bundan emin değilim.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.