Tag Archives: KCK

“Let’s See What Happens Next” in Turkey

BARIN KAYAOĞLU

14 February 2012

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın]

I sentence you to...life on trial!

Recently, Turkey boasted a Chief of General Staff as a member of Ergenekon – a far-right nationalist network of military officers, policemen, academics, and journalists – who allegedly planned to overthrow the AKP government in 2005-07. Now, the country’s spy chief, Hakan Fidan, the Undersecretary of the National Intelligence Organization (Milli İstihbarat Teşkilatı – MİT), is alleged to be a member of KCK, the political wing of the Kurdish group PKK, which is designated as a terrorist organization by Turkey, the United States, and the European Union.

If this legal mishmash had occurred in another country, Turks would be laughing themselves to the floor. Unfortunately, it’s all very serious, very sad, and very real.

The current trend of legal absurdity really began when 34 Turkish Kurds, four of whom were PKK members, came back to Turkey from Camp Mahmur in Northern Iraq in October 2009. The 34 were part of a few thousand Turkish Kurds who had taken refuge in Northern Iraq during the intense fighting between Turkish government forces and the PKK in the mid-1990s.

The return of the “Mahmur group” turned into a circus at once. Public prosecutors questioned the four PKK activists at Habur border crossing. Even though the activists expressly said that they never regretted being PKK members, the prosecutors decided not to press charges against them because they “expressed regret” under a law that pardons PKK members who have not engaged in violence and “express regret” upon their return.

Meanwhile, tens of thousands of PKK sympathizers showed up at the border gate and treated the Mahmur folks as if they had won Turkey’s Super League. At first, the state and the AKP government tried to downplay the commotion. But as public backlash built up, state prosecutors initiated legal proceedings against the Mahmur 34. Frustrated and unwilling to spend time in jail, a majority of them went back to Northern Iraq.

The episode is indicative of the cluelessness that has become the Turkish legal system. The arrest of hundreds of politicians, journalists, policeman, and soldiers for being part of KCK, Ergenekon, and affiliated groups is another example of the state of (in)justice in Turkey. Especially puzzling is the arrest of the journalist Nedim Şener for being a member of Ergenekon. Mr. Şener had uncovered Ergenekon’s connection to the murder of the Armenian Turkish journalist Hrant Dink in 2007. Also puzzling is the case of police chief Hanefi Avcı, who has been in prison since 2010 for allegedly leading a leftist terror group called “Revolutionary Headquarters” (Devrimci Karargah). Mr. Avcı had spent years of his career chasing leftist groups.

Ergenekon, KCK, and related cases have been pending since 2007 and have not resulted in convictions or acquittals. Hundreds of people have been away from their families since forever. That is unacceptable even by Turkish standards.

So what does the title of this post have to do with all that? Well, it actually comes from one of the most famous short stories by Turkish political satirist Aziz Nesin.

Once upon a time, a rich sheik settled in Istanbul. Soon, he fell in love and married the beautiful yet very gullible daughter of a religious family. One day, the man came home from work and asked his wife how her day went. The girl related:

–          I went to the movie theater. Even though the hall was empty, a man sat right next to me.

Curious, the sheik commented: “let’s see what happens next.” The wife continued:

–          The movie ended, I left the cinema. But the man kept following me.

“Let’s see what happens next,” the sheik repeated.

–          Well the man not only followed me to the apartment – he also let himself in.

–          Let’s see what happens next.

Then the girl revealed how it all ended:

–          Well, nothing happened. He and I ended up playing that funny game that you and I play every night.

The sheik, perfectly aware of his poor wife’s naiveté, left the matter at that. It’s better, he thought, to let bygones be bygones.

Those who wonder what will happen to Turkey are similar to the poor husband who kept asking “let’s see what happens next.” It’s obvious which way Turkey is headed. The question is, who is going to put a stop to it and how.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Share

Türkiye’de “Du Bakali Nolcek” Diye Sormak

BARIN KAYAOĞLU

11 Şubat 2012

[For the English version, click here]

Ercan Akyol, Milliyet

Artık sadece Ergenekon’a üye olduğu iddia edilen bir Genelkurmay başkanımız yok. Şimdi de KCK bağlantılı olduğu söylenen bir MİT müsteşarımız var.

Böyle bir adli abukluk kendi ülkemizde değil de başka bir yerde geçse komik olurdu. Ama maalesef durum böyle değil.

Aslında işlerin bu noktaya geleceği Ekim 2009’da Kuzey Irak’taki Mahmur kampından gelen vatandaşlara hem örgüt sempatizanlarının hem de devletin gösterdiği muameleden belliydi. Mahmur grubu arasındaki PKK’lılar örgüte üye olmaktan pişman olmadıklarını belirttikleri halde “pişmanlık yasası”ndan faydalandırılarak göstermelik bir sorgulamadan sonra serbest bırakılmışlardı. Karşılamaya gelen vatandaşlar da Mahmurluları sanki Süper Lig’i kazanmışlar gibi bağırlarına basmışlardı. Devlet ve AKP hükümeti bu görüntülere ilk önce ses çıkarmadı. Ancak diğer kesimlerden gelen tepkiler üzerine Mahmur’dan gelenler hakkında PKK üyeliğinden tekrar soruşturma açılmıştı. Gruptan birçoğu Mahmur’a geri döndü; bazılarının hapse girmesi söz konusu.

Yüzlerce siyasetçinin, gazetecinin, askerin, polisin ve akademisyenin KCK’ya, Ergenekon’a ya da başka bir örgüte üye oldukları iddiasıyla tutuklanmaları adalet sistemindeki keşmekeşe daha da iyi bir örnek. Bu isimler arasında Hrant Dink cinayetinde Ergenekon bağlantılarını ortaya çıkaran ve Ergenekoncu olduğu iddiasıyla tutuklanan Nedim Şener ve yıllarını sol örgütlerle mücadele ederek geçirmiş ancak bir buçuk yıl önce aşırı sol “Devrimci Karargah” örgütünün lideri olduğu iddasıyla tutuklanan emniyet müdürü Hanefi Avcı var.

2007’den beri süren davalarda ne mahkumiyet ne de beraat kararının çıkmamış olması Türkiye koşullarında bile utanç verici bir görüntü.

Peki bu yazının başlığının bütün bunlarla ne alakası var? Başlık, Aziz Nesin’in en meşhur hikayelerinden birinden geliyor.

Zamanında zengin bir Arap şeyhi İstanbul’a yerleşir. Daha sonra da dindar bir ailenin çok güzel ama bir o kadar da saf kızıyla hayatını birleştirir. Bir gün işten eve gelen şeyh, karısının gününün nasıl geçtiğini sorar. Kızcağız başlar anlatmaya:

–          Sinemaya gittim. Salon bomboş olduğu halde bir adam geldi yanıma oturdu.

Şeyh merak içinde “e du bakali nolcek?” der, karısı anlatmaya devam eder.

–          Film bitti, sinemadan çıktım. Adam beni takip etmeye başladı.

Şeyh “e du bakali nolcek?” der yine.

–          Adam beni eve kadar takip etmekle kalmadı, bir de içeri girdi.

–          Du bakali nolcek?

Kızcağız en sonunda bütün saflığıyla “canım birşey olmadı, seninle her gece oynadığımız oyunu adam da benimle oynadı” der. Şeyh ise karısının saflığından dolayı üstelemez. Zaten yapacak birşey yoktur – olan olmuştur bir kere.

Bugünlerde Türkiye’de olanların nereye vardığından emin olmayanlar da “du bakali nolcek?” diyen zavallı kocanın halini andırıyor. Türkiye’nin başına gelecek olan belli de bu gidişe kimin ne şekilde “dur” diyeceği çok meçhul.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

AKP and “Back to the Future” Turkish-Style

[For the Turkish version of this post, click here.]

Minister of Interior Affairs İdris Naim Şahin: "All dissident journalists are in jail. We've never been this free."

The NGO Reporters Without Borders has demoted Turkey by 10 places in its World Press Freedom Index rankings for 2011-2012. The report’s statement that “the judicial system launched a wave of arrests of journalists that was without precedent since the military dictatorship [of the early 1980s]” reminded me of the “Back to the Future” movie series.

In the trilogy, the heroes use a time machine to go back and forth between the past and the future, which causes them to inadvertently change events and cause new problems. As Turkey tries to solve its old problems with outdated means, it faces the same contradiction as the heroes of “Back to the Future”: without learning from the mistakes of its past, Turkey seems destined to repeating them.

To continue reading, click here.

Share

AKP ve Türk Usulü “Geleceğe Dönüş”

BARIN KAYAOĞLU

29 Ocak 2012

Gerçek olmasaydı komik olurdu

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, 2011-2012 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye’yi 10 basamak düşürerek 148. sıraya indirdi. Rapordaki “[12 Eylül] döneminden beri gazetecilerin bu şekilde tutuklanmasına rastlanmamıştı” ifadesi bana “Geleceğe Dönüş” film serisini hatırlattı.

“Geleceğe Dönüş” filmlerinde kahramanlar zaman makinasıyla geçmişe ve geleceğe yaptıkları yolculuklarda zamanın akışına istemeden müdahale eder ve bu müdahaleler yeni sorunlar doğururdu. Türkiye de eski sorunlarını eskimiş metodlarla çözmeye çalıştıkça “Geleceğe Dönüş”tekine benzer bir çelişkisiye düşüyor: geleceğe giderken geçmişe dönüyor; geçmişten ders çıkarmayarak eski hatalarını tekrar ediyor.

Şu bir gerçek: Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’nin son on yıldaki ekonomik başarılarının sorumlusu olduğu kadar 5 yıldır devam eden demokrasideki gerilemeden de sorumlu. Özellikle 2006 yılında çıkarılan geniş kapsamlı terörle mücadele kanunu yüzünden henüz basılmamış kitaplar için gazeteciler ve her yerde satılan kitapları okudukları için üniversite öğrencileri “terörist” ilan edilip tutuklanıyor. Yavaş işleyen yargı süreci de tutukluluk halini mahkumiyete çeviriyor.

Burada amacım AKP’yi suçlamak değil zira bunu yapmak çok kolay. Asıl önemli olan, AKP hükümetinin özellikle de Ortadoğu’da Türkiye’yi “model” olarak sunmaya çalıştığı şu ortamda neden bu kadar ceberrutlaştığı.

AKP’nin artan otoriterliğinin iki sebebi olabilir:

–          Türkiye’nin önündeki AB perspektifi belirsizleştikçe AKP’nin reformcu demokratik refleksleri zayıfladı.

–          “İtaat” geleneğinden gelen Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları aslında hiçbir zaman gerçek anlamda reformcu değillerdi.

Her iki açıklamada doğruluk payı olsa da tek başlarına bugünkü durumu izah edemiyorlar. Örneğin, problemin AB süreciyle ilgili olduğunu iddia edeceksek, 2005 yılında üyelik müzakereleri başlamadan önce de Avrupa’da birçok siyasi kesim Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmıştı. Yani Türkiye’nin üyelik ihtimali baştan beri zayıftı. Bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin AB’yle üyelik müzakerelerine başlamasını sağlayan reformları da AKP gerçekleştirdi. Bugün de Euro bölgesinin içinde bulunduğu krize rağmen AKP “AB’ye üye olma” niyetinin devam ettiğini ifade ediyor. Dolayısıyla AKP’nin artan otoriterliğinin sebeplerini sadece AB üyelik perspektifinin zayıflamasında aramak yanlış olur.

Bu açıdan ikinci ihtimal de çok geçerli değil. Zira eğer AKP reformcu olma iddiasında samimi olmasaydı AB üyeliği için bu kadar uğraşmazdı. Bundan öte, eğer “itaat kültürü” Erdoğan’ı ve AKP’yi açıklamak için yeterli olsaydı bugün AKP diye bir partiden bahsediyor olmazdık zira Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları 2001 yılında Fazilet Partisi’nin “gelenekçi” kanadına karşı çıkarak kendi yollarına devam edemezlerdi. Aynı şekilde, “itaat” kavramı İslamcıların bugün neden üç farklı partide (AK, HAS, Saadet) olduklarını tatmin edici bir şekilde açıklayamıyor ve bize resmin bütününü anlatmakta yetersiz kalıyor.

Bu da bizi “geleceğe geri dönüş”le başbaşa bırakıyor: Türkiye’de devletin ekonomik alandaki baskın rolünün devam etmesi ve ülkenin jeopolitik konumunun yeniden hassaslaşması hükümet-devlet kadroları ve basındaki destekçileri açısından otoriterliği tekrar cazip hale getiriyor. 1997’de Refah-Doğru Yol koalisyonunun düşmesine ön ayak olan 28 Şubat sürecine destek veren birçok basın kuruluşu bugün AKP’nin yanında. Sebepler de fazlasıyla benzeşiyor: 1990’larda katı bir laik çizgi sergileyen Sabah’ın 28 Şubat’a verdiği destekle  AKP’ye yakın olması arasında çok anlamlı bir bağ mevcut. Sabah bugün AKP’ye çok yakın bir holdinge bağlı ancak 1990’larda da İstanbul-İzmir eksenli bir şirketler grubuna ve dolayısıyla Ankara’daki katı laikçi odaklara bağlıydı.

Benzer şekilde, 28 Şubat’a kerhen destek veren ve Fethullah Gülen cemaatine yakınlığı sır olmayan Zaman gazetesiyle birlikte 28 Şubat esnasında Hürriyet’te köşe yazarı olarak Erbakan-Çiller hükümetine en sert eleştirileri getiren Fatih Altaylı’nın yönetimindeki Habertürk de bugün AKP yanlısı bir çizgi izliyor.

Bu yakınlığın belki de en önemli sonucu medya kuruluşu sahibi olan holdinglerin AKP’den çekindikleri için hükümeti ciddi bir şekilde eleştiremiyor olmaları. Hiçbir şirket, kendisine bağlı medya kuruluşunun yaptığı bir haber yüzünden ihale kaybetmek istemiyor. Bu yüzden de büyük medya organları ne “Ergenekon” davası çerçevesinde yapılan tutuklamaları ne de KCK davası çerçevesinde “PKK’nın siyasi kanadının çökertildiği” iddialarının üzerine gidemiyor.

Benzer şekilde, Ortadoğu’da belirsizliğin artması da Türkiye’nin “geleceğe dönüş”üne sebep oluyor. Arab Baharı’nın kışa dönmesi, bunun yanında İran’la ve Suriye’yle ilişkilerin bozulması, medyada ve kamuoyunda dış politika üzerine sağlıklı bir tartışma yapılmasını engelliyor. Benzer şekilde, PKK terörünün devam etmesi tıpkı 1990’larda olduğu gibi Kürt sorununun serinkanlı bir şekilde tartışılmasını imkansız kılıyor.

Tabi problem sadece oto-sansür değil. İşini kaybeden gazeteciler buna en iyi örnek. Geçen yaz Can Dündar’ın, Ruşen Çakır’ın, Banu Güven’in ve Nuray Mert’in NTV’den “ayrılmaları” ve Ocak ayı başında Ece Temelkuran’ın Habertürk’ten atılması, 28 Şubat sonrasında Genelkurmay’ın çok da sevmediği Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar gibi gazetecilere yaptığı muameleyi hatırlatıyor.

Türkiye yarım-yamalak değil ancak gerçek anlamda demokratik bir rejimle Ortadoğu ülkelerine “model” olabilir. Halihazırda zaten birçok bölge ülkesi Türkiye’yle birlikte Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin dibini paylaşıyor.

AKP, bölgeyi Türkiye’yle birlikte yükseltmek ve yüceltmek istiyorsa, kendi yakın geçmişinden ders çıkarmalı. 2002’den önce vatandaşı bıktırarak kendisini iktidara getiren uygulamaları tekrar devreye sokmak, AKP’yi 2002’de yenerek tarihin çöplüğüne gönderdiği partilerin yanına gömecektir.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share