Tag Archives: Kürt sorunu

Türkiye Gerçekten Barışa Hazır Mı?

BARIN KAYAOĞLU

5 Nisan 2013

[For the English version, click here]

Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım
Mevlana

Son yazımda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajı sonrasında oluşan olumlu havaya rağmen neden kötümser olduğumu anlatmıştım. Yazının özeti şuydu: Öcalan’ın ve Başbakan Erdoğan’ın geçmişte şiddeti öven sözleri ve hareketleri göz önüne alındığında, Türkiye’yi tahmin edilenden çok daha zorlu bir süreç bekliyor.

Kötümser olmamın bir diğer sebebi de Türkiye’de vatandaşların çoğunun şiddetin sona ermesini istemesine rağmen çözüme – yani gerçek barışın tesisi için gerekli olanlara – hazır olmadıklarını düşünmem.

Çözümü tartışmadan önce sorunun ne olduğunu kısaca ortaya koymakta yarar var.

Sorun şiddetin kendisi. Bir grup çocuğun eline Kalaşnikov verip G-3 tutan çocuklarla çarpıştırmak son 30 yılda ne Kürtlerin koşullarını iyileştirdi, ne de Türkiye’nin bölünme riskini azalttı. Tam tersine, şiddet ortamı fasit bir daire yarattı: ölen her militan, asker, polis ve sivil, Türkleri ve Kürtleri “ötekileştirdi.” Her ölüm, geride kalanların nefretini körüklendi.

Bu yüzden ilk yapılması gereken şey şiddeti son erdirmek, silahları susturmak. Bu da bizi PKK’ya sempati duyanların hoşuna gitmeyeceği noktaya getiriyor: eylemlerini sona erdirmesi gereken taraf devlet değil, PKK. Silah bırakması gereken taraf yine devlet değil, örgüt. Zira her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de – militan örgütler var olsa da olmasa da – devletin kolluk kuvvetleri ulusal güvenliği ve asayişi sağlamakla yükümlüler. Dolayısıyla, PKK’nın Nevruz’da söylenenlerin de ötesine geçerek şiddeti tamamen reddettiğini açıklaması gerekiyor.

Örgüt üyelerinin şiddetten vazgeçmeleri için devletin ve AKP hükümetinin üzerine düşen çok önemli bir görev var. Bu da Meclis’ten “af, pişmanlık, eve dönüş, vs.” kanunu çıkarmak ya da “akiller” grubu oluşturmak değil. Gerekli olan, Güney Afrika’da ırk ayrımı (apartheid) sona erdikten sonra kurulan Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu (Truth and Reconciliation Commission) gibi bir mekanizmanın oluşturulması.

“Flaş” isimlerden değil, çatışma analizi ve çözümü alanlarında uzmanlaşmış kişilerden oluşacak komisyonun görevi şu çerçeve mantık içinde yürümeli: şiddet eylemlerine katılmış PKK üyelerini dinlemek ve söylediklerini kayda almak ve daha önemlisi, koşullar elverdiğinde örgüt üyelerini eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlamak. Komisyon, bu sayede eylemcilerin kurbanlarından ve ailelerinden özür dilemelerini teşvik edecek bir “affetme-af edilme” dinamiği yaratır.

“Gerçek ve uzlaşma” komisyonu sadece örgüt militanlarının değil, PKK’yla mücadele sırasında yargısız infaz, adam kaçırma ve işkence gibi gayrikanuni eylemlere karışmış devlet görevlilerini de kapsamalı. Ve tıpkı PKK militanları gibi bu kişilerin de uygun olduğunda eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlayarak karşılıklı bir af dileme ve affetme hali yaratılmalı.

Bu komisyon fikrinin birçok insan için kabul edilemez olduğunun ve yitirdiğimiz canları geri getirmeyeceğini gayet iyi biliyorum. Saftirik değilim, aptal hiç değil. Bu öneriyi Türkiye’de çok az insanın kabul edeceğini yazımın başında söylemiştim.

Fakat son 30 yılda yitirdiğimiz 40 bin insanın sonraki 30 yılda 400 bine veya 4 milyona çıkmasını istemiyorsak yaptığımız hatalardan hepimizin ders çıkarması gerekiyor. Ancak kendimizi ve “ötekini” affedebilirsek Türkiye’ye gerçek anlamda barış gelebilir.

Peki kendimizi affetmeye hazır mıyız? İşte bundan emin değilim.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Türkiye’de Nevruz ve Barış: Yeni bir Şafak, Yeni bir Gün, Yeni bir Hayat, Ama Kendimi İyi Hissetmiyorum

BARIN KAYAOĞLU

25 Mart 2013

[For the English version, click here]

Aşağıdaki satırları okurken kendinizi iyi hissetmek için Nina Simone’un “Feeling Good” şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim zira yazı moralinizi bozabilir.

21 Mart Perşembe günü baharın gelişini müjdeleyen Nevruz (yeni gün) kutlamaları esnasında okunan Abdullah Öcalan’ın bildirisi büyük yankı uyandırdı. Öcalan’ın özellikle örgüt üyelerini Türkiye dışına çıkıp silah bırakmaya davet etmesi dikkat çekiciydi. “Silahlar sussun, hep birlikte demokratik ve modern bir sistem kuralım” söylemi de son derece umut vericiydi.

Ülkemizde 30 yıla yakındır devam eden kanlı savaş 40 bin cana mal oldu. Kısmen 12 Eylül rejiminin Diyarbakır cezaevinde yaptığı işkenceler ve Kürtçe’nin yasaklanması gibi uygulamalara tepki olarak ortaya çıkan PKK, uzun yıllar Güneydoğu’da bağımsız bir Kürt devleti kurmak için mücadele etti. Son yıllarda da örgüt ve onu siyasi sahnede temsil eden partiler hedef küçültmesine giderek bölgesel otonomi talep eder oldu.

Öcalan’ın bildirisiyle ortaya çıkan tablo, Türkiye’de akan kanın ve gözyaşının sona ermesi için bir umut. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile PKK liderinin mesajının “olumlu” yönlerine odaklandı.

Nina Simone’un yukarıda bağlantısını verdiğim şarkısında dediği gibi, yeni bir şafak, yeni bir gün, yeni bir hayat. Ama Nina’nın aksine, ben kendimi iyi hissetmiyorum.

Sebebi şu: hem Erdoğan’ı hem Öcalan’ı son 10 yıldır çok dikkatli inceledim. Ve maalesef her ikisinin de sadece kendi siyasi ikbalini düşündüğüne inanıyorum. Bunu bu fikre yönelten çok fazla örnek var.

Mesela geçen yaz Başbakan hükümeti PKK’yla mücadelede etkisiz olmakla suçlayanlara cevaben güvenlik güçlerinin verdiği düşük can kaybına karşılık çok daha fazla PKK militanının öldürülmesini bir başarıymış gibi sundu. Oysa başarının asıl kıstası PKK gibi gruplara meşruiyet kazandıran koşulların ortadan kaldırılması olmalıydı. Erdoğan ayrıca PKK saldırılarını haber yapan medya organlarını “terör örgütünün propagandasını yapmakla” suçladı.

Bundan öte, 2007 seçimlerinden sonra Erdoğan yakın tarihimizde medya ve ifade özgürlüğüne karşı en yoğun baskı sisteminin kurulmasına öncülük etti. Erdoğan yönetimindeki Türkiye, “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” şeklinde anılır oldu – o Türkiye bugün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde son sıralarda yer alıyor. Memleketin sakat demokrasisini düzeltmeden Kürt Sorunu’nun ne şekilde çözüleceği şüphe götürür. Bu işi Başbakan Erdoğan’ın kotarabilmesi ise çok daha büyük bir soru işareti.

Öcalan’a gelirsek, 1999’da yakalanmadan önce PKK’yı demir yumrukla yönettiğini herhalde bilmeyen yoktur. Örgüt içinde liderliğine mutlak itaat beklediğini, itaat etmeyenleri yok ettiğini de. Acı da olsa gerçeklik payı yüksek olan bir espri Öcalan’la Stalin’in bıyık şekillerinden çok daha fazla ortak noktaları olduğu.

apo joe

Her iki lider de beni kötümser olmaya itiyor. Bir yandan Başbakan Erdoğan önem arz eden hemen hemen her hususta pozisyon değiştiriyor. Diğer yandan toplumda oluşan hissiyatı cumhurbaşkanı olmak için kullanacağını daha sonra da göz ardı edeceğini öngörmek yanlış olmaz. Zaten Erdoğan’ın aşırı milliyetçi ve aşırı dinci görüşleri ve liberal demokrasiden fazla haz etmemesi kendisinin Kürtler’le kalıcı bir anlaşmaya varma olasılığını azaltıyor.

Öcalan’a gelecek olursak, hapiste dahi olsa, elinde birkaç koz var. Bunlardan en önemlisi, eğer Türk hükümetiyle yapacağı bir anlaşma sonrası serbest bırakılmassa, ya da serbest kaldıktan sonra siyasette kendisine geniş bir alan açılmassa, Öcalan örgüt militanlarına yeniden silaha sarılma emri verebilir. Örgütün fiili lideri Murat Karayılan’ın PKK militanlarının öyle hemen de geri çekilmeyecekleri işaretini vermesi de bu riskin varlığına işaret ediyor.

Eğer Türkiye’de çatışmalar yeniden alevlenirse geçtiğimiz 30 senede kaybettiğimiz canlar bir sonraki şiddet ortamında ortaya çıkacak tablonun yanında solda sıfır kalacak. Bu felaketi önlemek için Türkiye’yi “iyi hissetirecek” bir barışa ihtiyaç var.

Bu barışın genel hatlarını bir sonraki yazımda tartışacağım.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

AKP ve Türk Usulü “Geleceğe Dönüş”

BARIN KAYAOĞLU

29 Ocak 2012

Gerçek olmasaydı komik olurdu

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, 2011-2012 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye’yi 10 basamak düşürerek 148. sıraya indirdi. Rapordaki “[12 Eylül] döneminden beri gazetecilerin bu şekilde tutuklanmasına rastlanmamıştı” ifadesi bana “Geleceğe Dönüş” film serisini hatırlattı.

“Geleceğe Dönüş” filmlerinde kahramanlar zaman makinasıyla geçmişe ve geleceğe yaptıkları yolculuklarda zamanın akışına istemeden müdahale eder ve bu müdahaleler yeni sorunlar doğururdu. Türkiye de eski sorunlarını eskimiş metodlarla çözmeye çalıştıkça “Geleceğe Dönüş”tekine benzer bir çelişkisiye düşüyor: geleceğe giderken geçmişe dönüyor; geçmişten ders çıkarmayarak eski hatalarını tekrar ediyor.

Şu bir gerçek: Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’nin son on yıldaki ekonomik başarılarının sorumlusu olduğu kadar 5 yıldır devam eden demokrasideki gerilemeden de sorumlu. Özellikle 2006 yılında çıkarılan geniş kapsamlı terörle mücadele kanunu yüzünden henüz basılmamış kitaplar için gazeteciler ve her yerde satılan kitapları okudukları için üniversite öğrencileri “terörist” ilan edilip tutuklanıyor. Yavaş işleyen yargı süreci de tutukluluk halini mahkumiyete çeviriyor.

Burada amacım AKP’yi suçlamak değil zira bunu yapmak çok kolay. Asıl önemli olan, AKP hükümetinin özellikle de Ortadoğu’da Türkiye’yi “model” olarak sunmaya çalıştığı şu ortamda neden bu kadar ceberrutlaştığı.

AKP’nin artan otoriterliğinin iki sebebi olabilir:

–          Türkiye’nin önündeki AB perspektifi belirsizleştikçe AKP’nin reformcu demokratik refleksleri zayıfladı.

–          “İtaat” geleneğinden gelen Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları aslında hiçbir zaman gerçek anlamda reformcu değillerdi.

Her iki açıklamada doğruluk payı olsa da tek başlarına bugünkü durumu izah edemiyorlar. Örneğin, problemin AB süreciyle ilgili olduğunu iddia edeceksek, 2005 yılında üyelik müzakereleri başlamadan önce de Avrupa’da birçok siyasi kesim Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmıştı. Yani Türkiye’nin üyelik ihtimali baştan beri zayıftı. Bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin AB’yle üyelik müzakerelerine başlamasını sağlayan reformları da AKP gerçekleştirdi. Bugün de Euro bölgesinin içinde bulunduğu krize rağmen AKP “AB’ye üye olma” niyetinin devam ettiğini ifade ediyor. Dolayısıyla AKP’nin artan otoriterliğinin sebeplerini sadece AB üyelik perspektifinin zayıflamasında aramak yanlış olur.

Bu açıdan ikinci ihtimal de çok geçerli değil. Zira eğer AKP reformcu olma iddiasında samimi olmasaydı AB üyeliği için bu kadar uğraşmazdı. Bundan öte, eğer “itaat kültürü” Erdoğan’ı ve AKP’yi açıklamak için yeterli olsaydı bugün AKP diye bir partiden bahsediyor olmazdık zira Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları 2001 yılında Fazilet Partisi’nin “gelenekçi” kanadına karşı çıkarak kendi yollarına devam edemezlerdi. Aynı şekilde, “itaat” kavramı İslamcıların bugün neden üç farklı partide (AK, HAS, Saadet) olduklarını tatmin edici bir şekilde açıklayamıyor ve bize resmin bütününü anlatmakta yetersiz kalıyor.

Bu da bizi “geleceğe geri dönüş”le başbaşa bırakıyor: Türkiye’de devletin ekonomik alandaki baskın rolünün devam etmesi ve ülkenin jeopolitik konumunun yeniden hassaslaşması hükümet-devlet kadroları ve basındaki destekçileri açısından otoriterliği tekrar cazip hale getiriyor. 1997’de Refah-Doğru Yol koalisyonunun düşmesine ön ayak olan 28 Şubat sürecine destek veren birçok basın kuruluşu bugün AKP’nin yanında. Sebepler de fazlasıyla benzeşiyor: 1990’larda katı bir laik çizgi sergileyen Sabah’ın 28 Şubat’a verdiği destekle  AKP’ye yakın olması arasında çok anlamlı bir bağ mevcut. Sabah bugün AKP’ye çok yakın bir holdinge bağlı ancak 1990’larda da İstanbul-İzmir eksenli bir şirketler grubuna ve dolayısıyla Ankara’daki katı laikçi odaklara bağlıydı.

Benzer şekilde, 28 Şubat’a kerhen destek veren ve Fethullah Gülen cemaatine yakınlığı sır olmayan Zaman gazetesiyle birlikte 28 Şubat esnasında Hürriyet’te köşe yazarı olarak Erbakan-Çiller hükümetine en sert eleştirileri getiren Fatih Altaylı’nın yönetimindeki Habertürk de bugün AKP yanlısı bir çizgi izliyor.

Bu yakınlığın belki de en önemli sonucu medya kuruluşu sahibi olan holdinglerin AKP’den çekindikleri için hükümeti ciddi bir şekilde eleştiremiyor olmaları. Hiçbir şirket, kendisine bağlı medya kuruluşunun yaptığı bir haber yüzünden ihale kaybetmek istemiyor. Bu yüzden de büyük medya organları ne “Ergenekon” davası çerçevesinde yapılan tutuklamaları ne de KCK davası çerçevesinde “PKK’nın siyasi kanadının çökertildiği” iddialarının üzerine gidemiyor.

Benzer şekilde, Ortadoğu’da belirsizliğin artması da Türkiye’nin “geleceğe dönüş”üne sebep oluyor. Arab Baharı’nın kışa dönmesi, bunun yanında İran’la ve Suriye’yle ilişkilerin bozulması, medyada ve kamuoyunda dış politika üzerine sağlıklı bir tartışma yapılmasını engelliyor. Benzer şekilde, PKK terörünün devam etmesi tıpkı 1990’larda olduğu gibi Kürt sorununun serinkanlı bir şekilde tartışılmasını imkansız kılıyor.

Tabi problem sadece oto-sansür değil. İşini kaybeden gazeteciler buna en iyi örnek. Geçen yaz Can Dündar’ın, Ruşen Çakır’ın, Banu Güven’in ve Nuray Mert’in NTV’den “ayrılmaları” ve Ocak ayı başında Ece Temelkuran’ın Habertürk’ten atılması, 28 Şubat sonrasında Genelkurmay’ın çok da sevmediği Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar gibi gazetecilere yaptığı muameleyi hatırlatıyor.

Türkiye yarım-yamalak değil ancak gerçek anlamda demokratik bir rejimle Ortadoğu ülkelerine “model” olabilir. Halihazırda zaten birçok bölge ülkesi Türkiye’yle birlikte Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin dibini paylaşıyor.

AKP, bölgeyi Türkiye’yle birlikte yükseltmek ve yüceltmek istiyorsa, kendi yakın geçmişinden ders çıkarmalı. 2002’den önce vatandaşı bıktırarak kendisini iktidara getiren uygulamaları tekrar devreye sokmak, AKP’yi 2002’de yenerek tarihin çöplüğüne gönderdiği partilerin yanına gömecektir.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Eğer Türkler ve Kürtler Delirmedilerse, Kürt Sorununa Bakışlarını Değiştirmek Zorundalar

BARIN KAYAOĞLU

12 Ocak 2012

Albert Einstein’ın en güzel sözlerinden biri şudur: “Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yaptıktan sonra farklı sonuçlar beklemektir.”

Şırnak-Uludere’de 35 vatandaşımızın hava saldırısı sonucu öldürülmesinden sonra ortaya çıkan görüntüler toplumumuzun ve siyasi liderlerimizin gerçekten de delirmiş olabileceğini gösteriyor.

İlk olarak sosyal medya ve haber sitelerinde yapılan yorumlara bakalım: “O ölenlerin orada ne işi varmış?” “Neden kaçakçılık yapıyorlarmış?” “Kesin PKK’lıydılar.” Ve en korkuncu: “Askerimizi şehit ederken iyiydi ama…” Daha sonra ölenlerden birine ait olduğu iddia edilen ve PKK kamplarında çekilmiş resimler ortaya çıktı. (Yani, “ölenler kaçakçı değil PKK’lıydı – o yüzden de öldürülmeyi hak ediyorlardı.”)

Ölenlerin cenaze töreni de düşündürücü görüntülere sahne oldu. Tabutlara PKK bayrakları asıldı ve Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldı. BDP milletvekili Hafta başında Leyla Zana “PKK’nın silahlı mücadelesinin Kürtler’in tek garantisi” olduğu yönünde açıklama yaptı.

Artık hem Türklerin hem de Kürtlerin bir gerçeği anlamalarının zamanı geldi: İnsanın en temel hakkı yaşama hakkıdır. Yaşam olmadan ne dil, ne din, ne ekonomik, ne de sosyal hakların bir anlamı olur. Ne PKK militanlarının Türk askerini öldürmesi dağlarda mazot kaçıran çocuk yaşta gençlerin öldürülmesini haklı çıkarır, ne de Kürtlerin uğradıkları haksızlıklar şafak sayan çocuk yaşta askerlerin öldürülmesini.

Zaten iki tarafta da en çok garibanların canı yanıyor. Kaçakçılıktan 30 lira kazanmaya çalışırken ölen çocuk da 30 bin lirası olmadığı için askerden yırtamayan çocuk da kodamanların oyununda piyon olarak kullanılıyor.

Bu da bizi şu gerçekle başbaşa bırakıyor: Bir sorunu anlamamaya odaklanmış yapılanmaların o sorunu çözmelerini bekleyemeyiz. AKP ve BDP Kürt Sorunu’nu çözemezler. AKP “Kürt Açılımı” kavramını ortaya atalı üç yıl geçti. Ancak bu üç yılda PKK’yı mazeret göstererek Kürt Sorunu’nun çözümüne yönelik siyasi ve ekonomik adımları da hep geriye itti. BDP de PKK saldırılarının Kürtlerin dertlerine derman olmaktan ziyade acılarını daha da beter hale getirdiğini görmeyi – her zaman yaptığı gibi – reddetmeye devam ediyor.

Türkiye’de insanlar delirmedilerse, Kürt Sorunu’na bakışlarını değiştirmeleri gerekiyor. Kürtler, PKK saldırılarının Türk tarafında bıraktığı ağır travmayı anlamak zorundalar. Benzer şekilde, Türkler de haberlerde izledikleri “PKK militanları etkisiz hale getirildi” türü haberlerde tıpkı şehit olan askerler gibi orada da insanevlatlarının öldüklerini ve bu ölümlerin de Kürtlerde yarattığı travmayı anlamak zorundalar.

Yani “birbirini öldürerek beraber yaşamak” diye bir kavramın delilik olduğunu anlamak zorundalar.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Cumhurbaşkanı’nın Diyarbakır Gezisinin Düşündürdüğü Soru: “Türklerin ve Kürtlerin Derdi Ne?” (Ya da “Biz Bu Şeyi Niye Yedik?”)

BARIN KAYAOĞLU

1 Ocak 2011

[Click here for the English version of this article.]

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Diyarbakır ziyaretinde vatandaşlardan gördüğü ilgi ve ortaya çıkan görüntüler son derece olumluydu.  Cumhurbaşkanı sık sık Türkçe’nin resmi ve ulusal dilimiz olduğunun, öte yandan hem Kürtçe’nin hem de diğer dillerin Türkiye’nin zenginliği olduğunun altını çizdi. BDP’liler de kendisiyle bu konuda hemfikirdi.

Bunların hepsi iyi ve güzeldi. Peki, madem Diyarbakır ve Güneydoğu böyle görüntüler verebiliyor; madem medeni bir şekilde problemlerimizi oturup konuşabiliyoruz, o zaman kendimize şu soruyu sormamız da gerek: 26 yıldır Türklerin ve Kürtlerin ne derdi vardı da – askeriyle, polisiyle, memuruyla, militanıyla, siviliyle – 40 bine yakın vatandaşımızı kaybettik? Ya da fıkrada dediği gibi “biz bu şeyi niye yedik?”

Meselenin özü şu: Şiddet, Kürt sorununu çözmüyor. 26 yılda ne PKK’nın saldırıları ne de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç güvenlik harekâtı bu sorunu çözebildi. Ne TSK PKK’yı bitirecek, ne de PKK Kürtler için özerklik ya da bağımsızlık sağlayabilecek.

Peki, o zaman Kürt sorunu nasıl çözülecek?

Kürt sorununun çözümü konusundaki yaklaşımınız sorunun kaynağını tanımlama şeklinize göre değişir: Eğer Kürt sorununun Doğu’daki derin fakirlikten kaynaklandığını düşünenlerdenseniz (benim gibi), Türkiye’nin doğusu sosyoekonomik olarak ülkenin batısını yakalayana kadar bu meseleleri konuşmaya devam ederiz.

Belki de Kürt sorununun özünde devletin sadece Kürtlere değil herkese vatandaşlık bilincinden öte sıkı bir şekilde kimlik ve ideoloji dayatmasının yattığını düşünenlerdensiniz (benim gibi). O zaman Türkiye’de vatandaş-devlet ilişkilerini yeniden tanımladığımız ve vatandaşı belli bir şeyi düşünmesi/giymesi/söylemesi gereken bir nesne değil, kendi hayatını istediği gibi yaşama hakkı olan bir insan olarak kabul ettiğimiz güne kadar Kürt sorununu tartışmaya devam ederiz.

Belki de Kürt sorununun özünde Kürtlerin Cumhuriyet’in başında ortaya çıkan ve 1980 rejimi tarafından dozu arttırılan “Kürt yoktur, Türk vardır” fikrine karşı bir tepki olduğunu düşünüyorsunuz (benim gibi). O zaman da Türkiye’de Kürt kimliğini bir şekilde Türk kimliğine (veya Kürt partilerinin dediği gibi “Türkiyeli kimliğine”) doğru bir şekilde eklemleyene kadar bu sıkıntıları çekmeye devam edeceğiz demektir.

Ama eğer beklemekten sıkıldıysanız (benim gibi), Türkiye’nin Kürt sorununu normalleştirmenin – ve hatta çözmenin – zor da olsa bir yolu var; o da herkesin gerçekçi olması.

Gerçekçi olalım, PKK’nın 1984 yılından beri verdiği “mücadele” Kürtlere kan, ölüm ve gözyaşından başka bir şey kazandırmamıştır. Gerçekçi olalım, devletin çözüm için sadece güvenlik güçlerine güvenmesi de Türkiye’nin geneline kan, ölüm ve gözyaşı olarak geri dönmüştür. Gerçekçi olalım, Kürt sorununu şiddet çözemeyeceği gibi “sen onu dedin, sen bana bunu yaptın” türü bir çocukluk da çözemeyecektir.

Gerçekçilik, PKK’nın tasfiye olmayı reddettiği – ve şiddet eylemlerine yeniden başlama tehditleri savurduğu bir ortamda – bölgesel özerklik fikrinin uygulanabilir olmadığını anlamak demektir. Zaten gerçekçi olursak Ankara’nın sadece Doğu’da ve Güneydoğu’da değil, ülkenin tümünde yerel yönetimlere daha fazla yetki ve sorumluluk devretmesi gerektiğini görebiliriz. Ve bunun siyasi bir sorundan ziyade aslında devletin vatandaşlara daha etkili bir şekilde hizmet götürmesi için bir ihtiyaç olduğunu anlayabiliriz, eğer gerçekçi olursak.

Gerçekçilik iki dilli yaşamın zaten var olduğu Doğu ve Güneydoğu’da devletin resmi dilini değiştirmeden Türkçe dışındaki dillerin hem eğitimde hem de sosyal ve ticari hayatta kullanılmasının önündeki engelleri kaldırmaktır. Öte yandan gerçekçilik, hızlı ve acımasız bir şekilde küreselleşen dünyada çocuklarımıza dünya pazarlarında rekabet olanağı sağlayacak (Türkçe ve Kürtçe haricindeki) dilleri öğretmenin yollarını bulmak demektir.

Gerçekçi olmak, Türkiye’de Kürt taleplerinin arkasında eşit birer vatandaş olarak yaşama isteği değil, PKK’nın siyasi emellerini gerçekleştirme çabalarını gören insanların ne kadar çok olduğunu anlamaktır. Gerçekçilik, hükümetin ve diğer partilerin Kürt partisinin önerilerini ellerinin tersiyle itmekten ziyade oturup dinlemesini gerektirir. Zira Kürt siyasetçilere bölgesel özerklik ve diğer konularda neden yanlış yaptıkları bağırıp-çağırarak değil, ancak sükûnetle anlatılabilir.

Sonuç olarak, aklımızı ve duyularımızı kullanırsak 26 yıldır yediğimiz bu şeyin artık tat vermediğini kabul etmemiz gerekir. Eğer gerçekçi olursak.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.