Tag Archives: Ortadoğu

Türkiye’nin AB Üyeliğinden Çark Etmesi Ortadoğu’da Elini Zayıflatır

BARIN KAYAOĞLU

23 Eylül 2013

[For the English version, click here.]

Eğer Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmakla görevli olan bakan görev tanımından şüphe etmeye başlarsa AB üyeliğinin ciddi risk altında olduğunu söylebilirsiniz. Türkiye’nin AB üyeliğinde ilerleme sağlayamamasının Ortadoğu’daki etkisini zayıflatacağını da.

AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış Ukrayna’da katıldığı bir toplantıda Türkiye’nin “muhtemelen asla AB’ye üye olamayacağını” ifade etmesi ilk defa AKP’li üst düzey yöneticilerden birinin Türkiye’nin Brüksel klübüne üye olamayacağını açıkça dile getirmesi bir ilk. Bu açıklama ise Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu çok ciddi bir şekilde etkileyebilir.

[Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın.]

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır. Geçen sene Yale Üniversitesi’nin Uluslararası Güvenlik Çalışmaları programında Smith Richardson Vakfı bursuyla misafir araştırmacı olarak görev yaptı. Kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (Barın Kayaoğlu) takip edebilirsiniz.

Share

Türkiye Gerçekten Barışa Hazır Mı?

BARIN KAYAOĞLU

5 Nisan 2013

[For the English version, click here]

Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım
Mevlana

Son yazımda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajı sonrasında oluşan olumlu havaya rağmen neden kötümser olduğumu anlatmıştım. Yazının özeti şuydu: Öcalan’ın ve Başbakan Erdoğan’ın geçmişte şiddeti öven sözleri ve hareketleri göz önüne alındığında, Türkiye’yi tahmin edilenden çok daha zorlu bir süreç bekliyor.

Kötümser olmamın bir diğer sebebi de Türkiye’de vatandaşların çoğunun şiddetin sona ermesini istemesine rağmen çözüme – yani gerçek barışın tesisi için gerekli olanlara – hazır olmadıklarını düşünmem.

Çözümü tartışmadan önce sorunun ne olduğunu kısaca ortaya koymakta yarar var.

Sorun şiddetin kendisi. Bir grup çocuğun eline Kalaşnikov verip G-3 tutan çocuklarla çarpıştırmak son 30 yılda ne Kürtlerin koşullarını iyileştirdi, ne de Türkiye’nin bölünme riskini azalttı. Tam tersine, şiddet ortamı fasit bir daire yarattı: ölen her militan, asker, polis ve sivil, Türkleri ve Kürtleri “ötekileştirdi.” Her ölüm, geride kalanların nefretini körüklendi.

Bu yüzden ilk yapılması gereken şey şiddeti son erdirmek, silahları susturmak. Bu da bizi PKK’ya sempati duyanların hoşuna gitmeyeceği noktaya getiriyor: eylemlerini sona erdirmesi gereken taraf devlet değil, PKK. Silah bırakması gereken taraf yine devlet değil, örgüt. Zira her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de – militan örgütler var olsa da olmasa da – devletin kolluk kuvvetleri ulusal güvenliği ve asayişi sağlamakla yükümlüler. Dolayısıyla, PKK’nın Nevruz’da söylenenlerin de ötesine geçerek şiddeti tamamen reddettiğini açıklaması gerekiyor.

Örgüt üyelerinin şiddetten vazgeçmeleri için devletin ve AKP hükümetinin üzerine düşen çok önemli bir görev var. Bu da Meclis’ten “af, pişmanlık, eve dönüş, vs.” kanunu çıkarmak ya da “akiller” grubu oluşturmak değil. Gerekli olan, Güney Afrika’da ırk ayrımı (apartheid) sona erdikten sonra kurulan Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu (Truth and Reconciliation Commission) gibi bir mekanizmanın oluşturulması.

“Flaş” isimlerden değil, çatışma analizi ve çözümü alanlarında uzmanlaşmış kişilerden oluşacak komisyonun görevi şu çerçeve mantık içinde yürümeli: şiddet eylemlerine katılmış PKK üyelerini dinlemek ve söylediklerini kayda almak ve daha önemlisi, koşullar elverdiğinde örgüt üyelerini eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlamak. Komisyon, bu sayede eylemcilerin kurbanlarından ve ailelerinden özür dilemelerini teşvik edecek bir “affetme-af edilme” dinamiği yaratır.

“Gerçek ve uzlaşma” komisyonu sadece örgüt militanlarının değil, PKK’yla mücadele sırasında yargısız infaz, adam kaçırma ve işkence gibi gayrikanuni eylemlere karışmış devlet görevlilerini de kapsamalı. Ve tıpkı PKK militanları gibi bu kişilerin de uygun olduğunda eylemlerinin kurbanlarıyla ve aileleriyle yüzleşmelerini sağlayarak karşılıklı bir af dileme ve affetme hali yaratılmalı.

Bu komisyon fikrinin birçok insan için kabul edilemez olduğunun ve yitirdiğimiz canları geri getirmeyeceğini gayet iyi biliyorum. Saftirik değilim, aptal hiç değil. Bu öneriyi Türkiye’de çok az insanın kabul edeceğini yazımın başında söylemiştim.

Fakat son 30 yılda yitirdiğimiz 40 bin insanın sonraki 30 yılda 400 bine veya 4 milyona çıkmasını istemiyorsak yaptığımız hatalardan hepimizin ders çıkarması gerekiyor. Ancak kendimizi ve “ötekini” affedebilirsek Türkiye’ye gerçek anlamda barış gelebilir.

Peki kendimizi affetmeye hazır mıyız? İşte bundan emin değilim.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

Türkiye’de Nevruz ve Barış: Yeni bir Şafak, Yeni bir Gün, Yeni bir Hayat, Ama Kendimi İyi Hissetmiyorum

BARIN KAYAOĞLU

25 Mart 2013

[For the English version, click here]

Aşağıdaki satırları okurken kendinizi iyi hissetmek için Nina Simone’un “Feeling Good” şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim zira yazı moralinizi bozabilir.

21 Mart Perşembe günü baharın gelişini müjdeleyen Nevruz (yeni gün) kutlamaları esnasında okunan Abdullah Öcalan’ın bildirisi büyük yankı uyandırdı. Öcalan’ın özellikle örgüt üyelerini Türkiye dışına çıkıp silah bırakmaya davet etmesi dikkat çekiciydi. “Silahlar sussun, hep birlikte demokratik ve modern bir sistem kuralım” söylemi de son derece umut vericiydi.

Ülkemizde 30 yıla yakındır devam eden kanlı savaş 40 bin cana mal oldu. Kısmen 12 Eylül rejiminin Diyarbakır cezaevinde yaptığı işkenceler ve Kürtçe’nin yasaklanması gibi uygulamalara tepki olarak ortaya çıkan PKK, uzun yıllar Güneydoğu’da bağımsız bir Kürt devleti kurmak için mücadele etti. Son yıllarda da örgüt ve onu siyasi sahnede temsil eden partiler hedef küçültmesine giderek bölgesel otonomi talep eder oldu.

Öcalan’ın bildirisiyle ortaya çıkan tablo, Türkiye’de akan kanın ve gözyaşının sona ermesi için bir umut. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile PKK liderinin mesajının “olumlu” yönlerine odaklandı.

Nina Simone’un yukarıda bağlantısını verdiğim şarkısında dediği gibi, yeni bir şafak, yeni bir gün, yeni bir hayat. Ama Nina’nın aksine, ben kendimi iyi hissetmiyorum.

Sebebi şu: hem Erdoğan’ı hem Öcalan’ı son 10 yıldır çok dikkatli inceledim. Ve maalesef her ikisinin de sadece kendi siyasi ikbalini düşündüğüne inanıyorum. Bunu bu fikre yönelten çok fazla örnek var.

Mesela geçen yaz Başbakan hükümeti PKK’yla mücadelede etkisiz olmakla suçlayanlara cevaben güvenlik güçlerinin verdiği düşük can kaybına karşılık çok daha fazla PKK militanının öldürülmesini bir başarıymış gibi sundu. Oysa başarının asıl kıstası PKK gibi gruplara meşruiyet kazandıran koşulların ortadan kaldırılması olmalıydı. Erdoğan ayrıca PKK saldırılarını haber yapan medya organlarını “terör örgütünün propagandasını yapmakla” suçladı.

Bundan öte, 2007 seçimlerinden sonra Erdoğan yakın tarihimizde medya ve ifade özgürlüğüne karşı en yoğun baskı sisteminin kurulmasına öncülük etti. Erdoğan yönetimindeki Türkiye, “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” şeklinde anılır oldu – o Türkiye bugün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde son sıralarda yer alıyor. Memleketin sakat demokrasisini düzeltmeden Kürt Sorunu’nun ne şekilde çözüleceği şüphe götürür. Bu işi Başbakan Erdoğan’ın kotarabilmesi ise çok daha büyük bir soru işareti.

Öcalan’a gelirsek, 1999’da yakalanmadan önce PKK’yı demir yumrukla yönettiğini herhalde bilmeyen yoktur. Örgüt içinde liderliğine mutlak itaat beklediğini, itaat etmeyenleri yok ettiğini de. Acı da olsa gerçeklik payı yüksek olan bir espri Öcalan’la Stalin’in bıyık şekillerinden çok daha fazla ortak noktaları olduğu.

apo joe

Her iki lider de beni kötümser olmaya itiyor. Bir yandan Başbakan Erdoğan önem arz eden hemen hemen her hususta pozisyon değiştiriyor. Diğer yandan toplumda oluşan hissiyatı cumhurbaşkanı olmak için kullanacağını daha sonra da göz ardı edeceğini öngörmek yanlış olmaz. Zaten Erdoğan’ın aşırı milliyetçi ve aşırı dinci görüşleri ve liberal demokrasiden fazla haz etmemesi kendisinin Kürtler’le kalıcı bir anlaşmaya varma olasılığını azaltıyor.

Öcalan’a gelecek olursak, hapiste dahi olsa, elinde birkaç koz var. Bunlardan en önemlisi, eğer Türk hükümetiyle yapacağı bir anlaşma sonrası serbest bırakılmassa, ya da serbest kaldıktan sonra siyasette kendisine geniş bir alan açılmassa, Öcalan örgüt militanlarına yeniden silaha sarılma emri verebilir. Örgütün fiili lideri Murat Karayılan’ın PKK militanlarının öyle hemen de geri çekilmeyecekleri işaretini vermesi de bu riskin varlığına işaret ediyor.

Eğer Türkiye’de çatışmalar yeniden alevlenirse geçtiğimiz 30 senede kaybettiğimiz canlar bir sonraki şiddet ortamında ortaya çıkacak tablonun yanında solda sıfır kalacak. Bu felaketi önlemek için Türkiye’yi “iyi hissetirecek” bir barışa ihtiyaç var.

Bu barışın genel hatlarını bir sonraki yazımda tartışacağım.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

Uluslararası Toplumun Suriye’yle İlgili Hoş Olmayan Seçenekleri

BARIN KAYAOĞLU

29 Şubat 2012

[For the English version, click here]

Yabancı güçlerin tekmelediği topun üzerinde "Suriyeli kanı" yazıyor. Uluslararası camia bu görüntünün gerçeğe dönüşmemesi için dikkatli olmak zorunda.

Rusya’nın ve Çin’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki vetolarının ardından uluslararası toplum Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmek için yeni yöntemler aramaya başladı. Geçen hafta Tunus’ta toplanan “Suriye’nin Dostları” toplantısı da düzinelerce irili ufaklı gruptan oluşan Suriye Ulusal Konseyi’ni bütünlüğü olan bir cephe haline getirmeyi amaçlıyordu. Yabancı güçler bu yolla Konsey’e önümüzdeki günlerde “sürgündeki Suriye hükümeti” olarak tanımayı düşünüyor olabilir. Ancak Suriye’nin dostlarının yapmaları gereken daha çok şey var.

Diğer seçenekler BM gözetimi altında Suriye’de “güvenli bölgeler” oluşturmak ve nizami Suriye Ordusu’ndan kaçan askerlerin oluşturduğu Özgür Suriye Ordusu’nu silahlandırmak. Bu açıdan da Türkiye’nin “bütün seçenekler masada” tehdidini de “güvenli bölge” oluşturmak, hatta daha fazlasını yapma eğilimi olarak okumak gerekiyor.

Uluslararası camianın Suriye konusunda artık ciddi şekilde harekete geçmesi gerektiği kesin. Suriye ayaklanması başlayalı bir yıl geçti ve 8 bin insan öldü. Ancak uluslararası camia “güvenli bölgelerin” ya da Özgür Suriye Ordusu’na daha fazla silah ve mühimmat vermenin sorunu çözeceğine inanıyorsa kendisini kandırıyor demektir. 1990’larda Bosna-Hersek’te ve Ruanda’daki insani harekatlar, “güvenli bölge” kavramının başarısızlığını ortaya koydu. Daha da kötüsü, güçlü bir barış gücünün yokluğu saldırgan tarafı daha çok insanı öldürmeye teşvik edebilir.

Bu da demek oluyor ki yabancı devletler kapsamlı bir askeri harekatla Suriye’de barışı tesis edip edemeyeceklerini ciddi şekilde düşünmeye başlamalılar.

Ancak “askeri harekat” ibaresini hayata geçirmek, cümle içinde kullanmaktan çok daha zor. Halihazırda Rusya ve Çin, Batılı devletlerin, Turkiye’nin ve Arap Birliği’nin “Suriye’nin içişlerine” karışmalarını istemediklerini belli ettiler. Benzer şekilde, İran’ın da kaynaklarını (bkz. Hizbullah) Şam’daki müttefiklerini korumak için çok daha etkin bir şekilde kullanacağından emin olabiliriz. Ayrıca Batı’da, Türkiye’de ve diğer Arap ülkelerinde kamuoyunun Suriye’ye kapsamlı bir askeri müdahaleye ne kadar destek verecekleri de meçhul.

Eğer uluslararası camia Suriye’de Baas rejimini ortadan kaldırma konusunda kararlıysa, Esad sonrasında en çok tehlike arz eden noktayı da görmek zorunda: Suriye’nin çok mezhepli yapısı göz önüne alındığında yabancı müdahale – tıpkı Irak’taki gibi – dini çatışmaları alevlendirebilir. Bu da Suriye halkının durumunu şimdikinden bile daha kötü bir hale sokar.

Suriye’deki trajediyi gönülsüz siyasi nutukların çözemeyeceği aşikar. Ancak kararlı bir askeri müdahale de çözüm olmayabilir.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

Libya Harekatıyla Birlikte Türkiye Batı’ya “Geri Döndü”

BARIN KAYAOĞLU

31 Mart 2011

[Click here for the English version of this article.]

Başbakan Erdoğan’ın, NATO’nun Libya’ya harekat düzenlemesine karşı çıkmasının üzerinden 10 gün geçti ya da geçmedi. Başbakan’ın Batı ülkelerine eleştirilerinin odağında özellikle Fransa’nın Libya’nın petrol ve doğal gaz kaynaklarına el atmak için uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalıştığı yönündeki inancı vardı. Hatta Başbakan Fransa’ya karşı o kadar kızgındı ki – aslında hiç de diplomatik olmayan bir şekilde – İstiklal Marşı’nın “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” dizelerini okudu.

Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Başbakan Erdoğan (Resim: ntvmsnbc.com)

Ancak daha sonra Ankara beş savaş gemisi ve bir denizaltıdan oluşan bir filoyu Muammer Kaddafi’ye karşı uygulanan silah ambargosuna katkı sağlamak üzere görevlendirdiğini 23 Mart’ta açıkladı. Bundan iki gün sonra da Amerikan güçleri Libya’daki operasyonlarını bitirdikten sonra NATO ittifakının harekata komuta etmesine izin verdi.

Türkiye’nin ani dönüşü ne şekilde izah edilebilir? Daha da önemlisi, son yıllarda Batılıların sıkça dile getirdikleri Türkiye’nin “Doğu’ya kayması” endişelerinin aksine, Ankara Batı’ya “geri dönüyor mu”?

Hem evet ve hem de hayır.

Şurası kesin: Türk deniz gücünün Kaddafi’ye karşı uygulanan ambargoda görev almasıyla Türk Hava Kuvvetleri’nin Kaddafi’nin güçlerine saldırmasıyla ve/veya isyancı güçleri diğer NATO müteffikleriyle birlikte koruması arasında çok büyük fark var.

Ancak son günlerde Ankara’nın Libya politikasındaki meydana geldiği zannedilen ani değişiklik, gerçekte Türk dış politikasında son zamanlarda görülen eğilimlerle tutarlılık arz etmektedir. Hatta Ankara’nın son kararı aslında Türkiye’nin ne kadar da Batılı olmaya başladığına işaret etmektedir.

Bundan bir buçuk yıl kadar önce dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Libya hükümetinin yabancı ülkelerde 100 milyar dolarlık yatırım yapmak istediğini belirtmiş ve Türkiye’nin bu paradan azami ölçüde istifade etmesi gerektiğini dile getirmişti. Başka bir kaynağa göre Türk şirketleri, sadece son iki yılda Libya’da toplam sekiz milyar dolara yakın inşaat ihalesi aldı. Yine başka bir rapora göre Türkiye önümüzdeki 10 yıl içinde Libya’nın altyapı projelerine 35 milyar avru (euro) yatıracak.

İşte bu yatırımlar ve Libya harekatına katılma kararı tam olarak da Türkiye’nin – ekonomik hedefleri siyasi araçlarlarla gerçekleştirme anlamında – “Batılı” karakterine  işaret etmektedir.

Tabi bu da mizahi olabilecek kadar ilginç bir durum: Bugüne kadar birçok Türk vatandaşı, diğer ülkelerdeki insanlar gibi (ve kısmen de haklı olarak) gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerdeki siyasi sıkıntıları o ülkeleri “sömürmek” için kullandığına inanagelmişlerdir.

Tabi bu düşünce kalıbı son günlerde Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da cereyan eden olayları açıklamakta yetersiz kalır. Ancak şu da bir gerçek ki siyasi idealleriyle ekonomik zorunluluklar arasında seçim yapmaları gerektiğinde birçok Batı ülkesi hala demokrasi ve insan haklarını kolayca arka plana itebilmektedir. Genellikle de siyasi ideallerle ticari çıkarları birbirine karıştırırlar.

Türkiye “Doğu’ya gidiyor” olabilir de olmayabilir de. Benzer şekilde, ekseni “kayıyor” olabilir de olmayabilir de. Ancak son tahlilde, Türkiye’nin çok daha “Batılı” davrandığı şu günlerde Batı’yla olan bağlarının çok büyük önem arz ettiği de inkar edilemez bir gerçek.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share