Yeni Bir Türkiye İçin Yeni Bir Anayasa

[Click here for the English version of this article.]

BARIN KAYAOĞLU

27 Eylül 2010

Geçen yazımda da belirttiğim gibi, eğer Türkiye özgürlükçü, adil ve müreffeh bir ülke olacaksa çoğunlukla ‘kozmetik’ diyebileceğimiz son Anayasa değişikliklerinden çok daha fazlasına ihtiyacı var.

Burada en önemli nokta, anayasalcılığın temel mantığı doğrultusunda yeni Anayasa’nın devleti değil vatandaşı odak noktası yapması ve vatandaşı devletin keyfi işlemlerinden korumasıdır.

İşte bu yüzden de yeni Türkiye’nin yeni Anayasası’nın şu temel öğeleri içermesi gerekir:

1) İfade özgürlüğü

Türkiye’de ifade özgürlüğü her zaman sıkıntılı bir nokta olmuştur. Yakın tarihimizin en büyük çelişkilerinden biri, iktidara ‘özgürlük ve demokrasi’ vaadiyle gelen Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi gibi partilerin bir süre sonra sözlerinden dönmeleri, basın ve muhalefet üzerinde ciddi bir baskı kurmaları olmuştur.

İfade özgürlüğü demokratik bir ülkede son derece önemli bir ihtiyaçtır zira ancak fikirlerin serbestçe dile getirildiği bir ülkede vatandaşlar ve yetkililer sorunların varlığından ve çözüm yollarından haberdar olabilirler. İşte tam da bu sebepten dolayı Türkiye’de ifade özgürlüğünün önündeki kısıtlamaların kaldırılması gerekmektedir. Irkçılık ve şiddet propagandası dışında Türkiye’de şahısların, partilerin ve sivil toplum örgütlerinin her türlü fikri beyan etme ve savunma hakları garanti altına alınmalıdır; bu da ifade özgürlüğünün şu andakinden çok daha kuvvetli bir şekilde Anayasa’ya girmesiyle mümkündür.

2) Diğer Temel Hak ve Özgürlükler Çerçevesinde Devlet-Vatandaş İlişkileri

Devlet-vatandaş ilişkilerinde devlet değil vatandaş başat olmalıdır. İfade özgürlüğüne paralel olarak, Türkiye’de bütün vatandaşların etnik, dini, dilsel ve kültürel hakları – hiçbir grubun adı zikredilmeksizin – teminat altına alınmalıdır. Çağdaş ve demokratik bir ülkede insanlar istedikleri dilde (bu dil ana dilleri olsun veya olmasın) radyo-televizyon yayını yapabilmeli, kitap-dergi basabilmelidirler. Bu devletin onlara verdiği bir lütuf değil, vatandaşların en tabii haklarındandır. Benzer şekilde, ibadethane kurmak için de yeter kıstas, belediyelerin imar planlarına ve mimari estetiğe uygunluk olmalıdır.

3) Laiklik

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve vatandaşların din ve vicdan hürriyetlerinin güvenliği çağdaş bir demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ koşullarındandır.

Ancak Türkiye’deki laiklik ilkesi Fransız tipi laïcitéden ziyade Amerikan tipi sekülerizme doğru çekilmelidir. Bu sistemde ne devlet dini kontrol eder (Diyanet İşleri ve camiler) ne de devlet bir dini görüşü vatandaşlarına dayatır (zorunlu din dersleri). Din ve devlet işleri arasında – Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ın deyimiyle – ‘ayrıştırma duvarları’ bulunmalıdır.

Bu prensibin yeni Anayasa’ya girmesiyle Türkiye’de yapılması gerekenlerden en öncelikli olanları şunlardır: Okullardan zorunlu din dersleri kaldırılmalı; imam-hatip liselerinin sayısı azaltılmalı ve hatta gerekirse kaldırılmalıdır (din adamı ihtiyacı üniversitelerin ilahiyat bölümlerinden karşılanabilir). Çoğunlukla yazın öğrenci çeken Kuran kurslarının faaliyetleri serbestleştirilmeli; üniversitede türban/başörtüsüyle eğitim görmek isteyen kadınların önlerindeki engeller kaldırılmalı; diğer eğitim kurumlarıyla aynı koşullarda olmak şartıyla Müslüman ve gayri-Müslim azınlıklar da din adamı yetiştirebilmelidir.

4) Devletin Ekonomide Belirleyici Unsur Olmaktan Alıkonulması

Türkiye’nin yaşadığı yoğun siyasi krizlerin (1950’lerin sonu, 1970’lerin sonu, 2000’lerin başı) büyük iktisadi buhranlara denk gelmesi tesadüf değildir. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Türkiye’yle benzer sosyo-ekonomik özelliklere sahip olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin (bu listeye yola Türkiye’den bile daha geride başlayan Tayvan, Güney Kore ve Malezya’yı da ekleyebiliriz) bugün Türkiye’den daha ileride olmalarının en temel sebebi ekonomiden anlamayan siyasetçilerin ekonomi üzerindeki etkilerinin sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ülkelerde devlet yatırımcı değil, girişimciye yol gösteren bir kılavuz görevi görmüştür.

Artık Türkiye’de de devletin iktisadi hayatta bir oyuncudan ziyade bir denetleyici ve yol gösterici olmasının zamanı gelmiştir.

Bu açıdan devletin bütün vatandaşlardan – girişimci, çiftçi, işçi, serbest meslek sahibi veya memur demeksizin – aşırı vergi alması ve bunları ‘yol, su, elektrik’ten ziyade ‘lojman, makam aracı, makam uçağı ve konuk evlerine’ harcamasının önüne geçilmelidir. Bundan sonra Türkiye’de devlet, ulusal kaynakların boşa harcandığı ve bütçenin devamlı açık verdiği bir dipsiz kuyu olmaktan çıkarak vatandaşa eğitim, sağlık, milli güvenlik, asayiş, adalet ve sosyal güvenlik alanlarında hizmet sağlamayla yetinmelidir.

Vatandaşların ekonomik haklarının ancak siyasi ve sosyal hakları gibi ciddiyetle korunduğu bir Türkiye demokratik, özgürlükçü, adil ve zengin olabilir. Bu yüzden yeni Anayasa’da devletin vatandaştan keyfi vergi almasının önüne geçecek bir maddeye özellikle ihtiyaç vardır. ‘Devlet, bir mali yıl içinde bir gelir, mal veya hizmetten sadece bir kalem vergi alabilir; bunun ötesinde alınacak vergiler savaş ya da doğal afet gibi ulusal acil durumlar halinde sadece bir defaya mahsus olarak toplanabilir’ gibi. (Özel Tüketim Vergisi’nin 1999 depremi sonrasında ‘sadece bir yıl’ için çıkarıldığını unutmayalım.)

5) Yasama ve Yürütmenin Birbirinden Ayrılması; Milletvekili Dokunulmazlığı; Cumhurbaşkanı’nın Görevi, Yetkileri ve Görev Süresi

Eğer ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesini ciddiye alıyorsak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin etkinliğinin arttırılması bir zorunluluktur. Bunun için de seçim dönemlerinde milletvekili adaylarının sadece bir kısmının parti genel merkezleri tarafından tayin edilmesini sağlayacak düzenlemeler gerekmektedir.

Adayların çoğunluğunun yerel teşkilatlar tarafından ön seçimle belirlenmesi milletvekillerinin parti genel başkanlarından ziyade seçmenlerine karşı sorumlu olmalarını sağlayacaktır. Bu da milletin vekillerini lider sultasından kurtararak Meclis’in asıl görevi olan yürütmeyi denetlemesine imkân verecektir.

Meclis’e çok önemli bir görev daha düşmektedir: devlet harcamalarını denetim altına almak. Bu bağlamda yürütmenin harcamalarını kontrol edecek ve Meclis bünyesinde Plan ve Bütçe Komisyonu’yla çalışacak bağımsız bir ‘devlet hesaplarını kontrol’ mekanizmasının yeni Anayasa’da yer alması gerekmektedir. Milletin parasının hesabını ancak onun seçtiği milletvekilleri sorabilir ve sormalıdır.

Bunun yanında, milletvekili dokunulmazlıklarının kürsü ve ifade dokunulmazlığıyla sınırlandırılması gerekmektedir. Aksi takdirde şu anda olduğu gibi bundan sonra da sadece seçim kaybetmiş milletvekillerinin ve parti liderlerinin suç dosyaları adalet karşısına çıkabilir. Bu durumun devamı ise milletin kendi adını taşıyan Meclis’e olan güvenini sarsmaya devam edecektir. Yeni Anayasa’da bu konuda önlemler alınmalıdır.

Son olarak da Cumhurbaşkanlığı: Her ne kadar Cumhurbaşkanı’nın halkoyuyla seçilmesine devam edilmesi akıllıca olacaksa da, Cumhurbaşkanı’nın görev süresinin altı yılla sınırlı tutulması gerekir. Daha da önemlisi, Cumhurbaşkanı’nın tek sefer bu göreve seçilmesi ülkenin en üst makamını ‘siyasi taviz’ suçlamalarından koruyacaktır.

Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın – bazıları alakasız – çok fazla görev ve yetkisi vardır. Örneğin, birçok ülkede üniversite rektörlerini ilgili üniversitelerin mütevelli heyetleri atarken Türkiye’de üniversite rektörlerini Cumhurbaşkanı atar. Yine Cumhurbaşkanı’nın başkomutanlık statüsü, Genelkurmay Başkanı’nı, valileri ve büyükelçileri ataması hükümetle bir sonraki sefer halkoyuyla seçilecek Cumhurbaşkanı arasında ciddi bir görüş ayrılığı yaratabilir. Yetki karmaşasına yol açacak bu hususların yeni Anayasa’da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

6) Yargı

Türkiye’de yargı erki üzerinde ciddi bir siyasi baskı mevcuttur. Aksi takdirde bu kadar çok hâkim, savcı ve avukat düzenli olarak kamuoyunun dikkatini bu probleme çekmezdi. Benzer şekilde, son Anayasa değişikliklerinde tartışmaların odak noktasında AKP hükümetinin yargı üzerinde tahakküm oluşturup oluşturmayacağı vardı. İlginçtir ki, referandum sürecinde çok az kişi Anayasa’nın siyasetin yargıya baskısına zaten müsaade ettiğinden ve bunun kökünden değişmesi gerektiğinden bahsetti.

Türkiye’de yargı tabi ki bağımsız olmalı ve yasama ve yürütmenin kararlarını denetlemelidir. Öte yandan, yargı erkinin diğer ikisiyle hiçbir ilişkisinin olmamasını savunmak gerçekdışı bir yaklaşımdır. Bütün çağdaş ve ilerici ülkelerde kuvvetler ayrılığı prensibi kadar kuvvetlerin dengesi ve kuvvetlerin birbirini kontrolü (‘checks and balances’) prensipleri anayasaların parçasıdır.

Bu kavramların yeni Anayasa’da somutlaşması şu şekilde olabilir: Başta Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yapılacak atamaların 1/3’ü yargı mensuplarının kendileri tarafından, 1/3’ü Cumhurbaşkanı tarafından, 1/3’ü de Meclis’in 2/3’ü gibi nitelikli ve uzlaşmaya dayalı bir çoğunluk tarafından seçilebilir. Bu tür bir düzenleme hem son zamanlarda sıkça dile getirilen ‘seçkinci yargı’ eleştirilerini ortadan kaldırır, hem de yargı mensuplarının kendi içlerinden nitelikli üyelerini üst düzeye taşımalarına olanak sağlar.

Bunun ötesinde, ve belki de yargıyla ilgili en önemli mesele, Türkiye’de vatandaşın yargıya olan güveninin sağlamlaştırılması için yargılamanın hızlı bir şekilde yapılmasına yönelik somut ve gerçekçi hükümlerin Anayasa’ya girmesi gerekmektedir. Bugünkü haliyle Türkiye’de en basit bir dava bile yıllar sürebilmektedir. Ancak geciken adalet, adalet değildir. Vatandaşların adalete olan inançlarının zayıfladığı yerde de şahıslar adaleti kendi elleriyle sağlamaya çalışırlar ve bunun sonucunun da ‘hukuk devleti’ olmadığı açıktır. Yeni Anayasa bu sıkıntıya mutlaka çözüm getirmelidir.

7) Asker-Sivil İlişkileri

Çok partili rejime geçtiğinden beri Türkiye’de demokrasinin belki de en problemli yönü, askerin sistem içindeki en kudretli oyunculardan biri olmasıdır. Bu kadar çok darbe yapabilen bir askeriyenin ‘demokrasinin ve laik Cumhuriyet’in bekçisi’ olduğu yönündeki yaygın inanışın ise gerçek anlamda demokratik ve birey hak ve özgürlüklerine değer veren bir Türkiye’de yeri yoktur. (Zaten 12 Eylül rejiminin okullara zorunlu din dersini getirmesi neyin ‘bekçiliğinin’ amaçlandığını da tartışmaya açmaktadır.)

12 Eylül 2010 referandumuna giden süreçte AKP’nin sıkça ortaya attığı ‘darbelere son’ sloganına rağmen Türkiye’de askerin demokratik yollarla seçilen hükümetin emrine girmesi yönünde hiçbir önlem almamış olması AKP’nin bu konudaki samimiyetine ve cesaretine gölge düşürmektedir.

Bu yönde alınması gereken birkaç yasal önlem vardır ki onların da aslında anayasal düzenlemeyle değil, basit birkaç kanun maddesiyle yapılması yeterlidir: Biri Genelkurmay Başkanı, Başbakan’ın değil, Milli Savunma Bakanı’nın emrinde görev yapmasıdır. Diğeri de her darbeye meşruiyet kazandırmak için kullanılan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35.inci maddesinin (‘Silahlı Kuvvetler’in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır’) değiştirilmesidir.

21. yüzyılın Türkiye’sinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vazifesi siyasetçilere dadılık etmek değil (zira bu seçmenin görevidir), sadece ve sadece ulusal güvenliği temin etmektir. Çünkü Türkiye’de bu çok kritik görevi yapabilecek başka bir kurum veya kuruluş yoktur.

Bütün problemlerine rağmen Türkiye bölgesinde nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ancak siyasi ve hukuki sistemi laik ve demokratik olan tek ülkedir. Bugün bu modelin önündeki ciddi tıkanıklıkların giderilmesi için kapsamlı bir Anayasa değişikliğine ihtiyaç vardır. Eğer siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri demokratikleşme ve Türkiye’yi ileri taşıma konusunda samimilerse yapılması gerekenler bellidir.

Barın Kayaoğlu, Amerika Birleşik Devletleri’nde Virginia Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Print Friendly, PDF & Email
Share

Leave a Reply