Tag Archives: TSK

Cumhurbaşkanı’nın Diyarbakır Gezisinin Düşündürdüğü Soru: “Türklerin ve Kürtlerin Derdi Ne?” (Ya da “Biz Bu Şeyi Niye Yedik?”)

BARIN KAYAOĞLU

1 Ocak 2011

[Click here for the English version of this article.]

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Diyarbakır ziyaretinde vatandaşlardan gördüğü ilgi ve ortaya çıkan görüntüler son derece olumluydu.  Cumhurbaşkanı sık sık Türkçe’nin resmi ve ulusal dilimiz olduğunun, öte yandan hem Kürtçe’nin hem de diğer dillerin Türkiye’nin zenginliği olduğunun altını çizdi. BDP’liler de kendisiyle bu konuda hemfikirdi.

Bunların hepsi iyi ve güzeldi. Peki, madem Diyarbakır ve Güneydoğu böyle görüntüler verebiliyor; madem medeni bir şekilde problemlerimizi oturup konuşabiliyoruz, o zaman kendimize şu soruyu sormamız da gerek: 26 yıldır Türklerin ve Kürtlerin ne derdi vardı da – askeriyle, polisiyle, memuruyla, militanıyla, siviliyle – 40 bine yakın vatandaşımızı kaybettik? Ya da fıkrada dediği gibi “biz bu şeyi niye yedik?”

Meselenin özü şu: Şiddet, Kürt sorununu çözmüyor. 26 yılda ne PKK’nın saldırıları ne de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç güvenlik harekâtı bu sorunu çözebildi. Ne TSK PKK’yı bitirecek, ne de PKK Kürtler için özerklik ya da bağımsızlık sağlayabilecek.

Peki, o zaman Kürt sorunu nasıl çözülecek?

Kürt sorununun çözümü konusundaki yaklaşımınız sorunun kaynağını tanımlama şeklinize göre değişir: Eğer Kürt sorununun Doğu’daki derin fakirlikten kaynaklandığını düşünenlerdenseniz (benim gibi), Türkiye’nin doğusu sosyoekonomik olarak ülkenin batısını yakalayana kadar bu meseleleri konuşmaya devam ederiz.

Belki de Kürt sorununun özünde devletin sadece Kürtlere değil herkese vatandaşlık bilincinden öte sıkı bir şekilde kimlik ve ideoloji dayatmasının yattığını düşünenlerdensiniz (benim gibi). O zaman Türkiye’de vatandaş-devlet ilişkilerini yeniden tanımladığımız ve vatandaşı belli bir şeyi düşünmesi/giymesi/söylemesi gereken bir nesne değil, kendi hayatını istediği gibi yaşama hakkı olan bir insan olarak kabul ettiğimiz güne kadar Kürt sorununu tartışmaya devam ederiz.

Belki de Kürt sorununun özünde Kürtlerin Cumhuriyet’in başında ortaya çıkan ve 1980 rejimi tarafından dozu arttırılan “Kürt yoktur, Türk vardır” fikrine karşı bir tepki olduğunu düşünüyorsunuz (benim gibi). O zaman da Türkiye’de Kürt kimliğini bir şekilde Türk kimliğine (veya Kürt partilerinin dediği gibi “Türkiyeli kimliğine”) doğru bir şekilde eklemleyene kadar bu sıkıntıları çekmeye devam edeceğiz demektir.

Ama eğer beklemekten sıkıldıysanız (benim gibi), Türkiye’nin Kürt sorununu normalleştirmenin – ve hatta çözmenin – zor da olsa bir yolu var; o da herkesin gerçekçi olması.

Gerçekçi olalım, PKK’nın 1984 yılından beri verdiği “mücadele” Kürtlere kan, ölüm ve gözyaşından başka bir şey kazandırmamıştır. Gerçekçi olalım, devletin çözüm için sadece güvenlik güçlerine güvenmesi de Türkiye’nin geneline kan, ölüm ve gözyaşı olarak geri dönmüştür. Gerçekçi olalım, Kürt sorununu şiddet çözemeyeceği gibi “sen onu dedin, sen bana bunu yaptın” türü bir çocukluk da çözemeyecektir.

Gerçekçilik, PKK’nın tasfiye olmayı reddettiği – ve şiddet eylemlerine yeniden başlama tehditleri savurduğu bir ortamda – bölgesel özerklik fikrinin uygulanabilir olmadığını anlamak demektir. Zaten gerçekçi olursak Ankara’nın sadece Doğu’da ve Güneydoğu’da değil, ülkenin tümünde yerel yönetimlere daha fazla yetki ve sorumluluk devretmesi gerektiğini görebiliriz. Ve bunun siyasi bir sorundan ziyade aslında devletin vatandaşlara daha etkili bir şekilde hizmet götürmesi için bir ihtiyaç olduğunu anlayabiliriz, eğer gerçekçi olursak.

Gerçekçilik iki dilli yaşamın zaten var olduğu Doğu ve Güneydoğu’da devletin resmi dilini değiştirmeden Türkçe dışındaki dillerin hem eğitimde hem de sosyal ve ticari hayatta kullanılmasının önündeki engelleri kaldırmaktır. Öte yandan gerçekçilik, hızlı ve acımasız bir şekilde küreselleşen dünyada çocuklarımıza dünya pazarlarında rekabet olanağı sağlayacak (Türkçe ve Kürtçe haricindeki) dilleri öğretmenin yollarını bulmak demektir.

Gerçekçi olmak, Türkiye’de Kürt taleplerinin arkasında eşit birer vatandaş olarak yaşama isteği değil, PKK’nın siyasi emellerini gerçekleştirme çabalarını gören insanların ne kadar çok olduğunu anlamaktır. Gerçekçilik, hükümetin ve diğer partilerin Kürt partisinin önerilerini ellerinin tersiyle itmekten ziyade oturup dinlemesini gerektirir. Zira Kürt siyasetçilere bölgesel özerklik ve diğer konularda neden yanlış yaptıkları bağırıp-çağırarak değil, ancak sükûnetle anlatılabilir.

Sonuç olarak, aklımızı ve duyularımızı kullanırsak 26 yıldır yediğimiz bu şeyin artık tat vermediğini kabul etmemiz gerekir. Eğer gerçekçi olursak.

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

President Abdullah Gül’s Diyarbakır Trip Begs the Question: “What is Wrong with Turks and Kurds?” (or “Why Did We Eat This Thing?”)

By BARIN KAYAOĞLU

January 1, 2011

[Yazının Türkçesi için buraya tıklayın.]

Citizens’ reaction to President Abdullah Gül’s Diyarbakır visit and the images that the trip conveyed were quite positive. The President frequently underlined the importance of Turkish as the official and national language of Turkey while underlining how Kurdish and other languages are Turkey’s cultural riches. Kurdish politicians concurred.

All of that was nice and pleasant. But if Diyarbakır and the southeast can convey such positive scenes – if we can sit down and discuss our problems in a civilized manner – then we need to ask ourselves this question: What was wrong with Turks and Kurds for the last 26 years that we lost nearly 40,000 citizens – military personnel, police officers, government functionaries, militants, and civilians? Or, as it says in a Turkish joke, “why did we eat this thing?”

The crux of the matter is this: Violence is not solving the Kurdish question. Neither PKK’s attacks nor internal security operations by the Turkish Armed Forces (TAF) have ended the problem for the last 26 years. TAF is not going to finish off the PKK nor is PKK going to secure autonomy or independence for the Kurds.

How is the Kurdish question going to be solved, then?

One’s solution for the Kurdish question depends on how one defines its source: If you believe that the Kurdish question springs from the profound poverty in Eastern Turkey (as I do), then we’ll continue to discuss these matters until the eastern portion of the country reaches socioeconomic parity with the rest.

Or maybe you’re one of those who think (as I do) that at the root of the Kurdish question lies the Turkish state’s imposition of an identity and ideology to its citizens – above and beyond the necessities of civic education. In that case, we will continue to argue over the Kurdish question until the day we redefine state-citizen relations in Turkey and start treating the citizen as a human being who has a right to lead her life as she deems fit – rather than an object whose ideas, clothes, and speech is determined by the state.

Or maybe you’re among those who think (as I do) that at the core of the Kurdish question lies Kurds’ reaction to the “there are no Kurds; only Turks” idea that came out in the early days of the Republic; an idea that was amplified by the military regime of 1980-83. Accordingly, we’re going to have to wait and suffer until Turkey finds a way to integrate Kurdish identity to Turkish identity (or, as Kurdish parties like to call it “Türkiyeli“person from the country of Turkey”).

But if you’re sick and tired of waiting (I am), there is a way to normalize – even solve – Turkey’s Kurdish question. It’s going to happen by being realistic.

So let’s be realistic: since 1984, the PKK’s “struggle” has brought nothing but blood, death, and tears to Kurds. Let’s be realistic: the Turkish state’s exclusive reliance on security forces has delivered blood, death, and tears to the entire country. Let’s be realistic: just as violence won’t solve the Kurdish question, neither will a childish shouting match in the form of “you said this, you did this.”

Realism means that, at a time when the PKK refuses to disband itself – and threatens to resume violence – the idea of regional autonomy is simply impractical. At any rate, if we’re realistic, we’ll see that Ankara has to delegate authority and responsibility to local governments, not only in the east and southeast, but throughout the country. And we can see that this need is borne out of pragmatic considerations rather than political calculations – if we’re realistic.

Being realistic is to lift the language restrictions in daily life, commerce, and education in the east and southeast – where life is already bilingual – without changing the official language. Of course, realism is to work out how we’re going teach languages other than Turkish and Kurdish to our children so that they can compete in a world that is globalizing rapidly and mercilessly.

To be realistic means understanding that so many people in Turkey do not see Kurdish demands as a desire to live as equal citizens but as PKK’s machinations to accomplish its political goals. But realism also necessitates the government and political parties listening to Kurdish proposals rather than dismissing them. Kurdish politicians won’t listen if they get yelled at: they can hear the message only if they’re calmly told why some of their demands (especially about autonomy) are misguided.

In the final analysis, if we use our wits and senses, we’ll accept that this thing that we’ve been eating for 26 years doesn’t taste so good. If we’re realistic.

Barın Kayaoğlu is a Ph.D. candidate in history at The University of Virginia. He welcomes all comments, questions, and exchanges. To contact him, click here.

You can also follow him on Twitter (@barinkayaoglu) and Facebook (BarınKayaoğlu.com).

Share