Tag Archives: Türkiye siyaseti

AKP, CHP ve Kağıttan Kaplanı Terbiye Etmek

BARIN KAYAOĞLU

17 Şubat 2011

[Click here for the English version of this article.]

Geçen hafta AKP ve CHP arasında başlayan “kağıttan kaplan” polemiği “kim askere saldırarak daha çok oy kazanacak” yarışına döndü.

Önce CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, Ergenekon-Balyoz-Kafes iddiaları konusunda sessiz kaldığı için Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “kağıttan kaplana” benzetti. AKP’liler de Ergenekon-Balyoz-Kafes iddiaları mahkemede ispatlanmış gibi davranmaya devam ettiler.

Ancak bu açıklamalar tıpkı Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “iyi ki bu generallerle savaşa girmemişiz” demesi veya “bana suikast düzenleyeceklerdi” diye ağlaması gibi seçmenler nezdinde çok fazla prim toplamayabilir. Zira TSK’nın siyasete karıştığı zamanlarda prestij kaybetmesi gibi siyasetçilerin de kendi çıkarları için askeri siyasete karıştırmaları daha önce de geri tepmişti. 28 Şubat sürecinden Başbakan olarak çıkan Mesut Yılmaz’ın koltuğunu borçlu olduğu Orgeneral Çevik Bir’le uğraşması ve kısa bir süre sonra hükümetinin düşmesi buna iyi bir örnektir.

Küresel bir oyuncu olmaya başlayan Türkiye’de askerin demokratik yollarla seçilen hükümetlerin otoritesini kabul etmesi tabi ki zorunludur. Ve tabi ki askerin “demokrasinin ve laik Cumhuriyet’in bekçisiyim” diyerek geçmişte siyasete müdahalesi Türkiye’de hem demokrasiyi hem de laikliği zayıflatmıştır. 12 Eylül rejiminin okullara koyduğu zorunlu din dersleri buna iyi bir örnektir.

Ancak kağıt işlerine boğulan siyasetçiler dışında biraz aklı olan herkes Türkiye’nin coğrafi konumundan dolayı güçlü bir TSK’ya ihtiyacı olduğunu görecektir. Soğuk Savaş’ın bitiminden beri uluslararası ortamın ilk defa bu kadar belirsiz ve güvensiz olması – ve birçok güvensizlik merkezinin Türkiye’nin hemen dibinde olması – TSK’yı demokratik kurumlar kadar vazgeçilmez kılmaktadır. Bunun üzerine askerin Kurtuluş Savaşı’nda, Kore’de, Kıbrıs’ta, Güneydoğu’da, ve Kuzey Irak’ta kazandığı zaferleri de eklersek aslında AKP ve CHP’nin son günlerdeki kavgalarının kendileri açısından ne kadar zararlı olduğu daha da netleşir.

AKP’lilerin ve CHP’lilerin amacı son zamanlarda seçmende askere karşı oluştuğunu düşündükleri antipatiyi oya çevirmekse düştükleri şu bariz çelişkiyi de es geçmesinler: Eğer TSK gerçekten kağıttan kaplansa, o zaman iktidarıyla ve muhalefetiyle Türkiye’de siyasetçiler neden ülkenin gerçek sorunlarından ziyade kağıttan bir kaplanla uğraşıyorlar? Ve neden biz seçmenler kağıttan bir kaplanı bile terbiye edemeyenlere Türkiye’yi 4 yıllığına daha emanet edelim?

Barın Kayaoğlu, Amerika’da Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Ayrıca kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share

Neden 12 Eylül’de ‘Hayır’ Diyeceğim?

[Click here for the English version of this article.]

BARIN KAYAOĞLU

11 Eylül 2010

Sorunun cevabı aslında çok basit: 2007’de demokrasiyi savunmak için kendisine oy verdiğim Adalet ve Kalkınma Partisi o günden beri demokrasi konusundaki samimiyetsiz tutumuyla beni ve benim gibi birçok insanı hayal kırıklığına uğratmıştır. 12 Eylül’de oylanacak değişikliklere ‘hayır’ dememin en önemli sebebi budur.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 22 Temmuz 2007 akşamı ‘bize oy vermeyen diğer yüzde 50’yi de temsil ediyoruz’ demiş, ancak verdiği sözü tutmamıştır. Sayın Erdoğan 3 yıldır o yüzde 50’yle ve Büyük Millet Meclisi’ndeki temsilcileriyle sık sık kavga etmiş, yapılan bütün eleştirilere bir diktatör gibi öfkeyle tepki göstermiş ve başlattığı polemiklerle Türkiye’yi sorumsuzca yeni gerginliklere itmiştir. Sayın Erdoğan’ın Kurtuluş Savaşı kahramanı ve Türkiye’de çok partili demokrasinin kurulmasında çok önemli bir rolü olan İsmet İnönü’ye ‘Hitler’ demesi bunlara iyi bir örnektir.

2007’de AKP’ye oy verenlerin çok ciddi bir kısmı da gerginlikten sıkılmış olacak ki geçen sene yapılan yerel seçimlerde partinin oyu yüzde 39’a kadar düşmüştür.

Gerçek şu ki, 12 Eylül’de oya sunulacak Anayasa değişiklikleri – iktidarın iddialarının aksine – Türkiye’de demokrasiyi ciddi anlamda ileri götürmemektedir. Buna dair en önemli emare de Başbakan’ın 2009 ilkbaharında önce ‘Kürt açılımı’ dediği daha sonra da ‘Milli Birlik ve Beraberlik Projesi’ olarak nitelendirdiği girişimle ilgili tek bir değişikliğin bile bu pakette yer almamasıdır. Türkiye’nin en önemli sorunlarından olan Kürt sorununun çözümüne yönelik bu boşluk dikkat çekicidir. Değişiklik paketinde parti kapatmaları sadece ırkçılık ve şiddet propagandasıyla sınırlandırmak; yine ırkçılık ve şiddet propagandası dışında ifade özgürlüğünü Anayasal güvence altına almak; hatta ‘vatandaşların etnik, dinsel, dilsel ve kültürel haklarına’ yapılacak basit atıf bile ‘Kürt açılımı’nı hayata geçirebilmek için bir adım olabilirdi. Ancak AKP bu adımı atmamayı tercih etti.

Yine hükümetin ve hükümete yakın grupların ‘evet’ kampanyası çerçevesinde yürüttükleri anti-demokratik propaganda AKP’nin amacının gerçekten demokrasi olmadığı yönündeki şüpheleri arttırmaktadır. TOBB ve TÜSİAD’ın değişiklikler konusunda pozisyon belirtmemesi üzerine Başbakan Erdoğan’ın ‘bitaraf olmayan bertaraf olur’ sözü Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyenler tarafından açık bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Bu kadar önemli bir dönemeçte demokratik bir tavır sergileyemeyen Başbakan Erdoğan’ın, yapılacak değişiklikler sonucunda yasama ve yargı karşısında daha da güçlenmesinden sonra kendisine yapılacak eleştirilere ne kadar tahammül edeceği de meçhuldür.

AKP’nin demokratikleşme konusundaki samimiyetine gölge düşüren en önemli işaretse 12 Eylül’deki referandumu 12 Eylül 1980 darbesiyle ve genel olarak da demokrasimiz üzerindeki askeri vesayetle bir hesaplaşmaya dönüştürmesidir.

Hukuki olarak – başta Kenan Evren olmak üzere – 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin zaman aşımından dolayı yargılanıp yargılanamayacakları belli değildir. Anayasa’da yapılan değişikliklere rağmen darbeciler büyük ihtimalle yargılanamayacaklardır. İşin ilginç tarafı, CHP ve MHP’nin darbecilerin yargılanmasında zaman aşımı engelini aşacak düzenleme tekliflerini AKP ciddiye almamış ve bu yönde herhangi bir önlemi değişiklik paketine koymamıştır.

Tarihi değiştiremeyiz ama bugün darbelere son vermenin en gerçekçi yollarından biri Türkiye’de askerin üzerinde sivil otoriteyi sağlamlaştırmaktır. Genelkurmay Başkanı’nın doğrudan Başbakan’a değil de Milli Savunma Bakanı’na bağlanması ve her darbeye meşruiyet kazandırmak için kullanılan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35.inci maddesinin (‘Silahlı Kuvvetler’in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır’) değiştirilmesi asker üzerinde seçilmişlerin otoritesini arttıracak önlemlerdir. Bu yönde yapılacak düzenlemelerin tamamı da Meclis’ten çıkarılacak sıradan kanunlarla sağlanabilir. Ancak 8 yıla yakın bir süredir Meclis’te çoğunluğa sahip olan AKP bu konuda hiç birşey yapmamıştır. Bu da AKP’nin darbelerle yüzleşme konusundaki samimiyetine gölge düşürmektedir.

Benim oyum ‘hayır.’ Ancak Pazar günü Türkiye’de yaşayan herkes sandıklardan ‘evet’ de çıksa ‘hayır’ da çıksa ülkenin kalkınması ve demokratikleşmesi için sonuca saygı göstermelidir. 13 Eylül sabahından başlayarak da hem partiler hem de sivil toplum örgütleri yeni bir Anayasa için çalışmaya başlamalıdır.

Türkiye bunu hak ediyor.

Barın Kayaoğlu, Virginia Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde doktora adayıdır ve her türlü yoruma, soruya ve fikir alışverişine açıktır. Kendisiyle bağlantıya geçmek için buraya tıklayın.

Kendisini Twitter’dan (@barinkayaoglu) ve Facebook’tan (BarınKayaoğlu.com) da takip edebilirsiniz.

Share